14 Ekim 2020 Çarşamba

Garbis Altınoğlu'nu anarken

Uzun yıllar yaşamını devrim ve sosyalizm savaşımına adamış olan Garbis Altınoğlu'nu 14 Ekim 2019 yılında kalp krizin nedeniyle kaybetmiştik. Uzun yıllar TKP-ML Hareketi’nin saflarında mücadele etmiş ve 1986 yılından itibaren zindan iken MK'sine seçilmiş ve o günden sonrası 1994 yılı MLKP-K dönemine kadar hareketimizin önderliğinde sorumluluk üstlenmiş ve oportünist ve ilkesiz birlik sürecinin ardında MLKP önderliğinde yer almış, 1981 yılında polis operasyonun polisle boğuşurken silahın patlaması sonucu bir gözünü yitiren, 6 ayı aşkın bir dönem İstanbul ve Kahramanmaraş polisince en ağır işkenceler maruz kalan, yoldaşları ve örgütü hakkında susmayı yeğleyen, 6. Klordu Mahkemesi'nce örgüt yöneticisi olduğu gerekçesiyle yargılanıp idama mahkum edilen, mahkemede devleti yargılayan ve bir gün yapılanların hesabının sorulacağını yüksek sesle haykıran Garbis Altınoğlu, İstanbul, Antep, Mersin, Sinop, Adana zindanlarında tam olarak 10 yıl bol işkenceli ve hücre tecrit koşullarında zindanlarda yattı.

‘91 Özal affıyla dışarıya adım atan Garbis, tereddüt duymadan örgütsel çalışmalara katıldı. Örgütümüzün öncü kadroları arasında yer alması ve MK'si üyesi olması nedeniyle siyasi büro da görevlendirilen Garbis örgüt kararıyla 1992 yılında maceralı bir yolculuğun ardında ilk denemede kara yolculuğuyla Edirne kapıda yurtdışına çıkarken, polisin kuşkulanması nedeniyle pasaportunun kontrolü edilmesi amacıyla otobüste indirilip açık alanda beklerken, polislerin dikkatsizliğinden yararlanarak gümrük alanında kaçarak polisin elinde kurtulan Garbis, bölgeyi bilmemesi nedeniyle oldukça uzun sazlık ve bataklıklarla mücadele ederek, sınır telleri ve çalıları aşarak, sabaha kadar bilinmez yollarda yürüyerek yola çıkar.

Değişik araçlar değiştirerek İstanbul'a döner ve yoldaşlara ulaşır. Polis yeniden aranır durumda olan Garbis'in kullanmış olduğu sahte pasaportta yapıştırılmış olan resmin kime ait olduğunu çözemez. Sularda geçen ve yurtdışına çıkarıldı. Yurtdışında hem teorik-politik alanda merkezi yayınlara yazı yazma, hem yurtdışı çalışmalarına ideolojik-politik olarak destek sunma ve hem de enternasyonal ilişkiler alanında görevlendirildi. Ama işin özü Garbis, 92-94 yılları döneminde oldukça geniş zamanı olmasına karşın pek ciddiye alınabilecek bir ürün vermedi.

9 Ekim 2020 Cuma

Bir doktorun devrime dönüşen hayatı

14 Haziran 1928 tarihinde Ernesto, Arjantin’in Rosario kentinde dünyaya geldi. Aristokrat bir yapıya sahip orta sınıf bir ailesi vardı. Ernesto’nun gençliğinde ailesi sabit bir yerde kalmayıp birçok farklı yere taşındı. Ernesto astım hastalığına yakalandı ve çok sert bir şekilde astım krizleri geçiriyordu. Bazen bu krizler o kadar şiddetli oluyordu ki yakınındakiler öleceğinden korkuyorlardı. Guevara bu hastalığı yenme konusunda oldukça kararlıydı. Akademik olarak başarılı bir eğitimin yanı sıra ragbi ve yüzme gibi fiziksel hareket içeren diğer birçok aktivitede aktif bir rol aldı.

1947’de Ernesto, yaşlı büyükannesine bakmak için Buenos Aires’e taşındı. Kısa bir süre sonra büyükannesi vefat etti ve bu vefattan sonra Guevara, tıp öğrenimi için 1948’de Buenos Aires Üniversitesi’ne girdi. Bazıları bunun bir tesadüf olmadığını, Ernesto’nun büyükannesinin vefatından çok etkilenip tıp okumaya karar verdiğini iddia ediyor. Bir doktor adayı olarak Ernesto, hastanın zihin durumunun kendisine verilen ilaç kadar önemli olduğu fikrine inanıyordu. Ernesto’nun hastalığı hala devam ediyordu fakat egzersizlerle bir bakıma bu hastalığın üstesinden gelmeyi başarıyordu. Ruhsal olarak biraz rahatlamak için çalışmalarını bir kenara bırakıp tatile çıkmaya karar verdi.

1951’in sonunda Ernesto, en iyi arkadaşlarından birisi olan Alberto Granado ile Güney Amerika’nın kuzeyinde bir geziye çıktı. Gezinin ilk başlarında Norton bir motosikleti vardı fakat motor bakımsız ve yıpranmış bir durumda olduğu için Santiago’da bırakmak zorunda kaldı. Alberto ve Ernesto birlikte Şili, Peru, Kolombiya ve Venezüella’yı dolaştı fakat Venezuella’da yolları ayrıldı. Ernesto Miami’ye oradan Arjantin’e döndü. Ernesto bu gezide Latin Amerika’nın ne kadar kötü bir durumda olduğunu ve halkın yaşadığı sefaleti gördü. Ne yapacağını bilmese de bu konuyla ilgili olarak bir şeyler yapmak istediği kesindi. Guevara’nın bu yolculuğu anlattığı seyahat notları “Notas de viaje’’ 2004 yılında “Diarios de motocicleta” (Motosiklet Günlükleri) adıyla sinemaya uyarlandı.

21 Ağustos 2020 Cuma

25. yılında kadrolaşmak ve yığınlara bağlanmanın eksikliklerini aşarak ilerlemek

İş­çi sı­nı­fı­nın ege­men sı­nıf­la­rın ik­ti­da­rı­nı de­vi­re­bi­le­cek ba­ğım­sız, si­ya­sal bir sı­nıf gücü ola­rak ha­zır­lan­ma­sı ve bağ­la­şık­la­rı­nı ha­zır­la­ma­sı, bes­bel­li­ ki, zor­lu bir iş­tir, ye­nil­gi­ler ve za­fer­ler­le iler­le­me­ler ve ge­ri çe­kil­me­ler­le do­lu uzun yıl­la­rı kap­sar. Haliyle zorlu bir süreçte her türlü kuşatma altında komünist hareketi yeniden ayağa dikmek için yola çıkmış olan KP-İÖ birçok bakımdan, önüne çekilmeye çalışan engelleri aşarak ayakta kalmaya ve varlığını sürdürmeye çalışıldı. Birçok olanak ve kadroya sahip olan akımların ayakta durmadı zorlandığı hatta varlık-yokluk koşulları yaşarken yetişkin kadro sıkıntı ve olanaksızlar içinde ilkeli ve  kararlı duruşuyla buz kıran rolünü sürdürmeye devam etti.

Elbette 25.yıllık süreçte içinde her türlü engelleri ve  yasakları elinin tersiyle iterek  bildiği devrimci sosyalist yolda yürümede inatçı ve ısrarlı olan KP-İÖ’yü hak ettiği bir düzeye çıkarmada başarılı olamadık. Bundan biz KP-İÖ’lülerin hata ve yetmezliklerin yanında dışımızdaki olumsuz koşullarında bunda önemli etkide bulunduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Bizim temel sorunumuz çizgimize uygun kadro yetiştirme ve maddi olanaksızlıkları açmadaki tutukluluğumuz olmuştur.

Önümüzdeki temel sorunumuz, bilinen bu hata ve zaaflarımızı inatla ve ısrarla aşmak için, her alanda işlere sıkıca sarılarak, hiç bir engel tanımadan yürümektir. Özellikle uzlaşmacı ve var olanla yetinmeci tutumlardan uzaklaşmak ve kadrolar yeniden devrimci bir temelde yenilemek ve özelliklede yeni insanları kazanarak örgütleyip kalıba dökerek ilerlemek gerekiyor. Bunun içinde prog­ra­ma da­ya­lı ola­rak politik stra­te­ji­nin kılavuzluğunda, ön­cü, her gün­kü aji­tas­yon, pro­pa­gan­da, ör­güt­len­me ve ey­lem ça­lış­ma­sı ile faşist ge­ri­ci­lik dönemlerinde eğilip bükülmeden iş­çi sı­nı­fı­nı si­ya­sal bir sı­nıf ve emekçileri devrimin ordusu olarak hazırlayıp-geliştirmek gerekiyor.

30 Haziran 2020 Salı

Bir kez daha Bolşevik Partizan ve Partizan cenahının 1976 ayrılığı üzerine tarihi keyfiyetle yazıp, geçmiş, hayallerde kurgulanamaz

Hem mükemmeliyetçilik adı altında komünist hareketi değerlendirmede inkarcı bir hatta duran akımların Atılım, Alınteri, Kızıl Bayrak, Evrensel vb. ve hem de komünist hareketi önemli ve ilkesel hatalardan azade gören, dogmatik bir hatta duran, özünde inkarcılıkla ikiz kardeş olan akımların savunusu Yeni Demokrasi, Özgür Gelecek, Devrimci Demokrasi, Halkın Günlüğü, Yeni Dünya İçin Çağrı ve çevresi gelinen durumda Kaypakkaya yoldaşın temel görüşlerinin özünü bile savunmaktan uzaklaşmasına karşın, hala ısrarla kendisini Kaypakkayacı görmeleri komik bir görüntü yaratıyor. Bu düşüncelerini çeşitli boyutlarıyla eleştirdik ve aslında bu akımların komünist hareketin doğuşu ve gelişimi, partileşme sürecine ilişkin olarak, ML ilkeleri bir yana iterek, kendi oportünist-revizyonist görüşlerini haklı çıkarmak için, çifte standartçı bakış açısını kendilerine temel aldıklarından dolayı, gerçekleri teslim etmede zorlandıklarını ortaya koymaya çalıştık.

Biz bu yazımızda her ne kadar Bolşevik Partizan'ın tarih çarpıtıcılığını açığa sermeyi esas amaç edinmiş olsak ta, o dönemde birlikte oldukları TKP-ML Partizan cenahına da toptan verilmiş bir yanıttır.

Bugüne kadar Partizan cenahının yalan ve çapıtmalarına dair TKP-ML Hareketi önderliği genel açıklamalar dışında gerçekleri olduğu gibi belgelere dayanarak kapsamlı olarak ortaya koyma tutumu içinde olmadı. Elbette bu durum Partizan cenahının yalan ve çarpıtmalarının devrimci kamuoyunca gerçekmiş gibi algılanmasına neden oldu. Örneğin sanki TKP-ML - Partizan, TKP-ML Hareketi’ni “örgütten atmış” ya da “Hareket Partizan’dan hizip örgütleyerek kopmuş” havası yaratmaya çalıştılar.

26 Mayıs 2020 Salı

60’lı yılların çalkantılı ırkçılıkla mücadele yıllarında ortaya çıkan bir hareket: Kara Panter Partisi

Beyaz ırkçılığına karşı siyahların sivil haklar hareketinin öncülerinden Martin Luther King’in yaşamını yitirmesinin üzerinden yarım asır geçti. King, kamusal alanların ırklara göre ayrılmasına karşı siyahların temel taleplerinin oluşturulmasında büyük pay sahibiydi. Ne var ki onun felsefesi, sivil itaatsizlik ve pasif direniş üzerine kurulu kaldı. King’in stratejisini ve hareketini aşan çizginin öncülüğünü ise Malcolm X yaptı. Malcolm X, sosyal ve ekonomik alanların örgütlenmesi gerektiğini de söyledi. Bunu hayata geçirense Kara Panter Partisi oldu. Panterler, siyahların mücadelesindeki devrimci felsefeyi ve militan duruşu kararlı bir biçimde örgütledi.

1966 yılında kurulan Kara Panter Özsavunma Partisi gelmiş geçmiş en büyük siyah devrimci hareketti.

Polis şiddetine karşı silahlanmalarıyla ünlü olan Panterler’in pek bilinmeyen birçok farklı faaliyet alanları bulunuyordu; yoksul çocuklara kahvaltılar, sağlık ocakları ve çocuklar için ayakkabı toplama vb…

Amerika genelinde 45 şubede 5 bin parti çalışanıyla hızlı bir büyüme kaydetmişlerdi. Dönemin anketlerinde Panterler büyük şehirlerde yaşayan siyahlar arasında yüzde 90’lık bir destek oranına sahipti. Siyah Amerikalılar üzerindeki etkisi, devletin verdiği orantısız tepkiyle de görülebiliyordu. FBI başkanı J. Edgar Hoover, onları “ABD’nin iç güvenliği açısından bir numaralı tehdit” olarak nitelendirmişti.

Örgütlenme yılları
1954 yılındaki ırk ayrımcılığı karşıtı büyük davaların ardından, ABD Yüksek Mahkeme’sinin verdiği kararlarla 1960’lı yıllarda sivil haklara ilişkin mevzuatının kabul edilmesine karşın, Kuzey Amerika’daki kentlerde yaşayan Afrika kökenli Amerikalılar (Afro-Amerikanlar) ekonomik ve sosyal eşitsizliğe maruz kalmaya devam etti. Yoksulluk ve yetersiz kamu hizmetleri, siyahların yoksul yaşam koşullarına, işsizliğe, kronik sağlık sorunlarına, şiddete maruz kaldıkları bu kent merkezlerinde bir tepkimeye yol açtı. Bu koşullar, 1960’larda kentsel ayaklanmalara ve Kuzey Amerika’daki şehirlerde düzeni tesis etmek amacıyla bir önlem olarak polis şiddetinin artmasına neden oldu.

Öte yandan, siyah hakları savunucusu Malcolm X’in 1965 yılında öldürülmesinin ardından, Merritt Junior College öğrencileri Huey P. Newton ve Bobby Seale, 15 Ekim 1966’da West Oakland’da Kara Panter Öz Savunma Partisi’ni kurdu. Örgüt, ismini Kara Panterler olarak kısalttı ve kendisini sıkça aynı ortamlarda faaliyet yürüttüğü Evrensel Zenginleştirme ve İyileştirme Derneği ve İslam Milleti gibi Afrika kökenli Amerikalı kültürel milliyetçi örgütlerden ayrı tutmaya çalıştı. Bu gruplar belli felsefi konum ve taktik özelliklerini paylaşıyor olsa da Kara Panter Partisi ve kültürel milliyetçiler birkaç temel husus üzerinde farklılıklar taşıyorlardı.

Örneğin, Afrika kökenli Amerikalı kültür milliyetçileri genel olarak tüm beyaz insanları zalim olarak görürken, Kara Panter Partisi ırkçılık karşıtlarını ırkçı beyazlardan ayırdı ve ilk grubun ilerici üyeleriyle ittifaklar geliştirdi. Ayrıca, kültürel milliyetçiler genellikle tüm Afro-Amerikanları bir ezilen olarak görürken Kara Panter Partisi, Afro-Amerikan kapitalistlerin ve seçkinlerin başkalarını, özellikle de Afro-Amerikan işçi sınıfını istismar edip, ezerek baskı altına alabileceğini düşünüyorlardı. En önemlisi, kültürel milliyetçiler, Afro-Amerikanları özgürleştirmenin aracı olarak, dil ve imge gibi sembolik sistemlere büyük önem verirken, Kara Panter Partisi, bu tür sistemlerin önemli olmasına rağmen kurtuluşa ulaşmak için etkisiz olduğuna inanmaktaydı.

Kara Panter Partisi başlangıçta, ulusal Afro-Amerikan topluluklarının yaşam projelerini başlatmak ve ilerici beyaz radikaller ve diğer örgütlerle ittifaklar kurmak için bir “On başlık programı”nı duyurdu.

On başlık
Parti platformunun on başlığı şunlardı:

1) Özgürlük: Siyah ve ezilen toplulukların kendi kaderlerini tayin hakkı.
2) Tam İstihdam; Her kişiye istihdam veya garantili gelir sağlanmalı.
3) Siyah toplulukların sömürülmesine son verilmeli; Köleliğin kaldırılmasının ardından yeniden yapılandırma döneminde eski kölelere söz verilen iki katır ve kırk dönümlük arazi borcu ödenmeli.
4) İnsanlar için uygun barınma; Halkın ev inşa edebilmesi için araziler kooperatif haline getirilmeli.
5) Halk için eğitim; Siyahların gerçek geçmişi ve bugünkü toplumdaki rolleri öğretilmeli.
6) Ücretsiz sağlık hizmetleri; Koruyucu sağlık programlarını geliştirecek sağlık tesisleri sağlanmalı.
7) Siyah vatandaşlara ve diğer renkli tenli ve ezilen halka karşı vahşet ve cinayetler sona erdirilmeli.
8) Saldırganlığın tüm biçimlerine son verilmeli; Var olan çeşitli çatışmalar doğrudan Amerika Birleşik Devletleri merkezi yönetiminden kaynaklanıyor.
9) Tüm politik tutsaklar için özgürlük; irademizi yansıtan jürilerle yürütülen duruşmalar istiyoruz.
10) Arazi, beslenme, konut, eğitim, giyim, adalet, barış ve modern endüstrinin topluluğumuz kontrolünde olmasını istiyoruz.


On Başlık Programı’nda ana hatlarıyla açıklanan bu koşullar, Kara Panter Partisi’nin temel duruşunu yansıtıyordu: Ekonomik sömürü ABD ve diğer ülkelerdeki tüm baskıların temelini oluşturuyordu ve kapitalizmin ortadan kaldırılması, toplumsal adaletin bir ön-şartıydı. 1960’lı yıllarda, Marksist bir siyasi felsefe ile beslenen bu sosyalist-ekonomik bakış açısı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ve dünyanın diğer bölgelerindeki diğer toplumsal hareketlerle ilişkilenmeye başlamıştı. Bu nedenle, Kara Panter Partisi’nin Kuzey Amerika sınırları içindeki ve dışındaki müttefikleri de Federal Araştırma Bürosu’nun (FBI) ve istihbarat teşkilatlarının hedefi haline geldi. Aslında, 1969’da FBI direktörü J. Edgar Hoover, Kara Panter Partisi’ni ulusal güvenlik için en büyük tehdit olarak görüyordu.

Öz savunma
Panterler silah taşımak ve Malcolm X’in kendini savunma felsefesini uygulamak için anayasal haklarını kullanmaya karar verdiler; mahallelerde gezen devriye grupları kurdular. Polis vahşetinin yaygın olduğu bir dönemde, polisler siyahları sokaklar döver, rastgele insanları öldürürlerdi.

Bir gün, Panterler devriye gezerken bir vesileyle bir polisin genç bir adamı durdurup üzerini aradığını gördüler. Panterler arabalarından çıkarak olay yerine gittiler ve silahlarını gizleme gereği duymadılar. Öfkeli polis onları sorgulamaya başladı ve tutuklama tehdidiyle onları korkutmaya çalıştı. Fakat Huey P. Newton, yasaları detaylı biçimde biliyordu ve polisin tehditlerini ciddiye almıyordu.

Huey bir elinde kanun kitabı, diğerinde de bir tabanca ile duruyordu ve ruhsatsız olmadığı sürece anayasal bir silah taşıma hakkına sahip olduğunu söyledi. Polislere yasadan bahsetti ve her vatandaşın makul bir mesafede durduğu sürece, bir polis memurunun görevini yerine getirme sürecini gözlemleme hakkına sahip olduğunu söyledi. Ve onlara, mesafeyi tanımlayan Yüksek Mahkeme kararından bahsetti.

Etraflarında bir kalabalık toplandı ve şaşkınlık içinde bu sahneyi izledi. Panterler, silahlı çatışma istemediklerini ve silahlarını yalnızca savunma için kullanacaklarını açıkça belirttiler. On başlık programının kopyalarını dağıtan Panterler, toplanan kalabalığa ideolojilerinden bahsetme ve insanları siyasi toplantılarına çağırma fırsatı da bulmuş oldular. Bu arada, kalabalık nedeniyle ürkmüş olan polisler de oradan uzaklaşmak için fırsat bulmuşlardı.

Kadınlar
Panterlerde kadınların rolü problemli bir alandı. Bir dönem için, kadınlar örgüt üyeliğinin yüzde 70’ini oluşturuyordu. Bununla birlikte, tüm önde gelen pozisyonlar erkekler tarafından işgal edilmişti. Birçok kadın sekreterlik, idari işler, çocuk bakımı veya diğer geleneksel rollerle sınırlı kalırken, erkekler politik fikirleri, konuşma ve liderlik yeteneklerini geliştirmeye teşvik ediliyordu.

Bir süre sonra bu erkek egemen kültüre isyan eden kimi kadın Panterler partiden ayrılarak feminist, lezbiyen ya da cinsiyetçilik karşıtı gruplar oluşturma yoluna gittiler. Hareketin ana damarını oluşturan kadınların hoşnutsuzluğu, ilerleyen yıllarda partinin de zayıflamasına yol açacaktı.

İşçiler
O zamanlar, Detroit’teki araba fabrikasında ve ELARUM’da (Eldron Caddesi Devrimci Birlik Hareketi) oluşturulan DODGE – DRUM (Dodge Devrimci Birlik Hareketi) gibi birkaç radikal siyah işçi grubu vardı. Çok sayıda devrimci Siyah işçiyi örgütlediler. Siyah işçi sınıfı, siyahların kurtuluş mücadelesinde kritik olduğu için, özel bir önem taşıyordu.

Panterler, Amerikan toplumunun temelini dönüştürmek zorunda kalan birkaç gruptan biriydi. Onlara devrimci bir bakış açısı kazandıran bu anlayıştı. Ancak bu tek başına yeterli değildi. Tutarlı ve etkili bir stratejinin geliştirilmesine imkân tanıyan fikirlerin açıklığı, kapitalizmin devrilmesi görevini yerine getirmeyi zorunlu hale getiriyordu. Kara Panter Partisi’nde bu konudaki fikirler oldukça karmaşıktı. Bazıları, küçük bir silahlı azınlığın yürüttüğü (Jakoben) bir mücadele temelinde gelişebilmesi gerektiğine ve Panter hareketinin daha uzun süre yürütülebilecek bir toplu örgütlenme stratejisine sahip olmadığına inanıyordu.

Dağılma
1970’lerin ortalarından 80’li yıllara kadar Kara Panter Partisi’nin faaliyetleri tamamen durdu. FBI’ın parti karşıtı programı olan Coıntelpro’nun bu çöküşe katkısı olmasına rağmen, partinin liderliğinin dağılması da örgütün çökmesine katkıda bulundu. Assata Shakur Küba’da sürgüne gitti. Kathleen Cleaver bir hukuk diploması aldı ve profesör olarak yaşamına yeni bir yön verdi. Küba’da sürgünden döndükten sonra Newton 1989 yılında uyuşturucu savaşında öldürüldü ve Batı Oakland’daki bir sokakta kayboldu. Kuruculardan Seale ilk Kara Panter Partisi ofisini açtığı bölgeden uzaklaştı.

70’lerin başlarında parti üyesi olan bilim insanı Angela Davis 70’lerin sonlarında partideki erkek egemen kültür, politik yozlaşma ve benzeri eleştirileri nedeniyle partiden ayrılarak mücadelesini feminist ve ırkçılık karşıtı platformlarda yürütmeye başlamıştı.

80’li yıllara gelindiğinde partinin teşkilatları polis tarafından dağıtılmış, birçok örgüt lideri tutuklanmış ve ofislere el konmuştu. Kara Panter Partisi tarihteki yerini alırken, etkileri günümüzde de devam siyah hareketlerine ilham kaynağı olmayı sürdürüyor.

Kaynaklar:

Sorgu

"Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu’nda yatılı okudum. Hasanoğlan’daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş oldum. Bundan sonra devrimci gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)’nun ve TİP’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım. 1968 yılında okulun gerici yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşı Danıştay’dan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO’ya Hayır ve Amerikan 6. Filosu’nu protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışma, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmişti. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır.


Gelişen zaman içerisinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları belirmişti. Bu, bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin doğal sonucuydu. FKF içinde beliren başlıca iki görüş: birincisi, FKF yönetiminin öteden beri TİP’in parlamentocu ve reformcu görüşü, ikincisi, milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi. Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi, daha sonraları PDA ve İşçi-Köylü’de savunmaya çalıştı. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşüncenin kavranmasına yardımcı oldu. Çünkü TİP ve yönetici kadrosu, devrimci kadrolar, işçiler ve köylüler arasındaki devrimci düşüncenin, Marksizm-Leninizmin yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP’in yöneticilerini, kendilerine sosyalist adını veren reformcu orta burjuva aydınları olarak görüyorum. TİP’in çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist çizgisiydi.

Ben bu ayrılıkta MDD (Milli Demokratik Devrim)’i savunan grup içerisinde yer aldım. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresi, tam ve -kelimenin gerçek anlamında- devrimci mahiyette olmamakla birlikte, TİP’e göre, işçilerin, köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin demokratik ve devrimci anlamdaki eylemlerine biraz daha fazla ilgi göstermeye çalıştı.

Daha sonra 1969 yılında FKF’nin DEV-GENÇ’e dönüştüğü kurultayda, DEV-GENÇ ve Aydınlık Sosyalist Dergi içinde de ayrılık oldu: Ben bu ayrılıkta Proleter Devrimci Aydınlık ve İşçi-Köylü dergi ve gazetesi çerçevesindeki arkadaşların grubunda yer aldım. Bu dergi ve gazetenin çıkışına, dağıtımına yardımcı olmaya, savunduğumuz görüşleri işçiler, köylüler ve gençlik içerisinde yaymaya çalıştım. Yine bu arada Trakya’daki topraksız köylülerin, ellerinden toprağı jandarma gücüyle gaspetmiş büyük çiftlik sahiplerinin topraklarını işgal etmesi eylemlerine, İstanbul’da Demir Döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Pertriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer ve Derby fabrikalarındaki işçilerin haklı grev ve direnişlerine yardımcı olmak için elimden geleni yaptım. 15-16 Haziran büyük işçi yürüyüşüne katıldım ve fırsat buldukça da faşistlerin üniversitelere yaptığı saldırılara karşı savunma mücadelesi veren devrimci gençliğin bu mücadelesine ve diğer demokratik eylemlerine katkıda bulunmaya çalıştım. Ben buraya kadar anlattığım şeyleri söylemekte bir mahzur görmüyorum. Bütün bunlar, o dönemdeki legal ve kanunen de suç olmayan faaliyetlerdi. Ben de, bir devrimci olarak bu faaliyetler içerisinde yukarıda anlattığım çerçeve içerisinde yer aldım. Bu çalışmalarımı, Marksizm-Leninizme inanan bir komünist devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu kadar, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ’in üyesi olan bir devrimci gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğunun gereği olarak da sürdürdüm. Ancak şahsımı ilgilendiren konular ve hakkımdaki isnatları taşan hususlardan gayri, gençlik örgütü ve çalıştığım devrimci gruplar içinde başkalarını etkileyebilecek bir beyanda bulunamam. Anlatmış olduğum şeyler, gençlik ve içinde bulunduğum devrimci gruplar saflarında kendi çalışma ve düşüncelerimle ilgili bulunmaktadır. Başkaları hakkında beyanda bulunmayı, kişisel sorumluluk sahamı aşan bir hareket sayarım. Sıkıyönetim ilanına kadarki faaliyetlerim bunlardı.

Sıkıyönetim ilanından hemen sonra ve özellikle İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’un öldürülmesi olayının arkasından şiddetlenen faşist baskılar ve bir yığın tutuklamalar sonunda birçok gençler ve aydınlar tutuklandılar. Hatta DEV-GENÇ içerisinde kayda değer bir faaliyeti olmayanların dahi yakalanıp tutuklanmaları karşısında, benim de aranıp yakalanacağımı tahmin ederek uzun bir süre gizlendim. Gizlendiğim yer ve bu devredeki ilişkilerim konusunda herhangi bir şey söylemeyi gereksiz buluyorum. Kaçak bulunduğum dönemde ve tahminen 1972 Nisan ayı sonuna kadar elime Şafak adlı dergi ve Şafak yayınları geçmekte idi. Bu yayınları bana kimin nasıl getirdiği konusunu önemli görmüyorum. Şafak dergisinde ve yayınlarında demokratik halk devrimi açısından katılmadığım bazı görüşler yer almakla birlikte, bir devrimci çalışmanın varlığından ve sürdürülüyor olmasından memnuniyet duydum. Daha sonra bu yayın organını çıkaran örgütle herhangi bir ilişki kurmaksızın, bulunduğum yerde kendi olanaklarımla ve kendi düşüncem doğrultusunda propaganda ve bilinçlendirme çalışmaları yaptım. Şafak yayın organının, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adlı bir örgüte ait olduğunu ve böyle bir örgütün varlığını bilmiyordum. Bunları daha sonraları, bu örgütle ilgili yakalama haberleri dolayısıyla radyo ve gazetelerden öğrendim. Ben, bu illegal örgütün yöneticisi olduğunu söylediğiniz Doğu Perinçek ile sorgularınızda iddia ettiğiniz gibi bir ilişkide bulunmadım. Ve bana Doğu Perinçek tarafından örgütsel veya başka bir görev verilmedi.

Esasen Doğu Perinçek’i de tanımam, sadece sıkıyönetimden önce adını duymuştum. Kendisini PDA’ya yazı yazan bir devrimci olarak biliyordum. Sizin deyiminizle, Şafak örgütünün illegal organizasyonuna katılmadım. Bu devredeki çalışmalarımla ilgili herhangi bir şey söylemeyeceğim. Çalıştığımı söylememin şahsi sorumluluğum açısından yeterli olduğu görüşündeyim. Ben sormuş olduğunuz şekilde Malatya ve Tunceli bölgelerinde faaliyet göstermedim. Çalışma alanım buralar değildi ve neresi olduğunu söylemeyi de gereksiz buluyorum; neresi olmadığını belirtmeyi yeterli görüyorum. Benim, bahsettiğiniz TİİKP adlı örgütle hiçbir bağıntısı olmayan kişisel nitelikteki faaliyetlerim, Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu saflarına katılmama kadar sürmüştür. Sonradan katıldığım bu örgütlere ne zaman katıldığımı hatırlamıyorum. Ve beni bu örgütlere kimin aldığını söylemeyi de gereksiz buluyorum. TKP(M-L) ve ona bağlı TİKKO örgütlerinin kimler tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini bilmiyorum. Yalnız bu örgütlerin saflarına katıldığımı ve onların illegal üyesi ve taraflısı olduğumu saklamıyorum ve bu örgütlerin üyesi olmaktan büyük kıvanç duyuyorum. Bu örgüt içerisindeki çalışma yöntemim ve örgütün kuruluşuna esas olan düşünceler, bahsetmiş olduğunuz yazılarda geniş ölçüde yer almaktadır.

Mensup olduğum bu örgütlerin “Şafak Revizyonizmi Tezlerinin Eleştirisi”, “Türkiye’de Milli Mesele”, “Türkiye’de Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, İkinci Dünya Savaşı Yılları ve 27 Mayıs Hareketi”, “Başkan Mao’nun Kızıl Siyasi İktidar Öğretisini Doğru Kavrayalım” başlıklarını taşıyan ayrı ayrı, uzun ve örgütün görüşlerini yansıtan tezleri ve düşünceleri kabul ediyorum. Bu başlıklar altındaki yazılara benim de görüşlerim diye imzamı atmaya hazırım, fakat bu yazılanların esas olarak kimin veya kimler tarafından kaleme alınmış olduğunu bilmiyorum. Ben bu görüşler doğrultusunda devrimci mücadele vermek üzere 1973 Ocak ayı başlarında, faşist güçler tarafından şehit edilen yiğit arkadaşım Ali Haydar Yıldız ile Tunceli’ye gitmiştim. Köylüleri devrim için, halk ihtilâli için örgütlemek amacıyla köylere gitmiştik. Buradaki çalışmalarımız 24 Ocak 1973 günü, kalmış olduğumuz Vartinik Mezrası’ndaki kömün basılmasına kadar sürdü. Bunlar dışında başka bir açıklamaya gerek görmüyorum.

Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiçbir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım."

İbrahim Kaypakkaya
21 Nisan 1973

19 Mayıs 2020 Salı

Geçmişi değerlendirmede mükemmeliyetçi oportünizmin bir başka hali dogmatizm ve sübjektivizmin Partizan cenahı

Hemen her yıl 18 Mayıs’ta İbrahim Kaypakkaya yoldaşın işkence katledilmesi, TKP-ML Hareketi geleneğinden gelen ya da kendilerini öyle addeden akımlar, konuya ilişkin değerlendirmelerini yenileyip durdular duruyorlar. Aslında geçmişin değerlendirilmesi sorunu ML’lerle oportünist - revizyonistler arasında temel ayrım çizgisi olmuştur. Buradan hareket ettiğimizde işkencede katledilmesinin 47. yılında temelde Kaypakkaya yoldaşın ideolojik-politik ve örgütsel hattıyla nostalji dışında hiç bir şeyleri kalmamış olan bu akımlardan 1980’e dek Partizan dogmatiklerine akıl hocalığı yapan 1981 yılında Bolşevik Partizan olarak ayrı bir örgüt olarak ortaya çıkan gelinen ve  durumda Bolşevik Parti (BP) adıyla faaliyet içinde olan bu akım, İbrahim Kaypakkaya yoldaşı en iyi kendilerinin anladığını ve diğer akımların Kaypakkaya’nın hatalarını sistemli hale getirerek savunmadıklarını iddia etmektedir.

Aslında Bolşevik Partizan  ve diğer Partizan geleneğini sürüden akımlar, gerçekleri çarpıtmakta ve hareketin 1973 yenilgisinin ardında yeniden inşa dönemini  açık ve netçe ortaya koymada kaçak dövüşmektedirler.

Gerek Partizanın cenahının kanatları ve gerekse de Bolşevik Partizan yöneticileri 1976 ayrılığı döneminde Koordinasyon Komitesi’ne karşı 1981 yılına kadar savundukları dogmatik ve sübjektif bakış açısını unutarak kendi kafalarına göre tarih yazımına girişiyorlar. Partizan cenahı laf kalabalığı içinde, 1976 tartışmanın özünü atlayarak, -ki tartışmanın özü Türkiye’nin sosyoekonomik yapısının niteliği, şehir, kır çalışmasında hangi alana ağırlık verileceği, halk savaşı ve mücadele biçimleri- vb. dahil 1973 yenilgisinin nedenlerinin tartışılarak, sarsılmış olan ideolojik -politik görüşlerin pekiştirilmesi ve yükselen halk mücadelesine karşı örgütün her bakımdan  hazırlanmasını hedefliyordu.-

Haliyle Partizan geleneğinde gelen akımlar, 1976 tartışmasında sorunun birkaç yanını öne çıkararak, sanki tartışmanın TKP-ML’nin parti olup olmadığı, yada dışımızdaki akımların proleter devrimci olup olmadıkları değerlendirmesiymiş gibi bir hava yaratmaya çalışıyor. Bunun gerçekçi olmadığını ve tarihi olguların çarpıtılarak kendi görmek ya da anlamak istedikleri biçimde olguları aktarmaya çalıştıkları görülüyor. Söz uçar ama yazı uçmaz. Partizan geleneğinden olan akımların geçmişte ne savunduklarını bir kez daha hatırlamak yerinde olacaktır.

Nitekim KK’nın iç tartışma yayını olarak devreye sokmuş olduğu Proleter Birlik’in birinci sayısında değişik bölgelerde gelen KK’nın tam karşıtı düşünceleri dile getiren görüşler yayınlanmıştır. KK’nin tartışmaya sunmuş olduğu görüşleri eleştirenlerden birileri de belki de şimdilerde Bolşevik Partizanın öncü kadroları arasından bulunanlardandır. Peki, bu arkadaşlar dün ne demişlerdi bir hatırlayalım.

14 Mayıs 2020 Perşembe

MLKP, Leninist Parti öğretisini açıktan inkar ederken geçmişin değerlendirmesinde çifte standartçı ve inkarcı oportünist konumda duruyor

Hatırlanacağı üzere birçok akım komünist hareketin tarihini gerçeklere ve bilimsel sosyalist ilkelere göre değil, kendi örgütün durumuna ve sübjektif niyete göre ele alıp değerlendiriyor. Bunlardan birisi de dün dündür bugün yaklaşımını kendisine temel alan ve kuruluş döneminde kabul etmiş olduğu “...Stratejik planımızın öncelikli hedefi, işçi sınıfı içinde gerçek bir çekim merkezi haline gelmek, komünist partisini inşa etmek, devrimci bir işçi hareketi yaratmaktır. İlk öncelik budur. Stratejinin diğer tüm sorunlarını ancak buna bağlı olarak çözümleyebiliriz” (TKİH ve TKP/ M-L Hareketi Birlik Kongresi Belgeleri, 1994, s. 79, abç) görüşünü 1995 yılında reddeden MLKP’dir. Bu akımın saflarında  İbrahim Kaypakkaya ve 1972 Nisanın da kurulan TKP-ML Hareketini hala komünist görenlerin olduğunu biliyoruz. Keza MLKP saflarında bazen Hareket kökenli ayakta kalan kadroların MLKP’nin mükemmeliyetçilik altında inkarcı bir hatta, THKO-THKP-C’nin TKP-ML Hareketiyle aynı kefeye konmasında rahatsızlık duyarak, eleştirilerini dışa vurduklarına tanık oluyoruz. Örneğin Ziya Ulusoy 1 Mayıs ve İbrahim yoldaşla ilgili yazdığı yazı yada konuşmalarında İbrahim yoldaş ifadesini sıklıkla kullandığını biliyoruz. Yine MLKP’de kopmuş ama aynı hatta MLKP’nin küllerinde yeniden doğacağı hayaliyle uğraşıp duran Hasan Ozan yazılarında Kaypakkaya yoldaşa gereken önem ve değerin verilmediği ve tarihin unutturulmaya çalışıldığından dem vuruyor.

MLKP, İbrahim Kaypakkaya yoldaşı ve önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketi'ni sınıfı çalışmasının merkezinde tutmadığı iddiasıyla, küçük burjuva köylü devrimcisi olarak mahkum ederken, komünist hareketin hata ve zaaflardan azade doğup gelişeceği mükemmeliyetçi bakış açışına sarılarak, komünist hareketi kendisiyle başlatan tarih yazımına kalkışıyordu. Ne ki burada tamamıyla keyfiyetçilik üzerine yükselen yeni yetme inkarcılık ve çift standartçılık devreye sokulduğunu belirtmeliyiz. Elbette akıl hocalarını geride bırakacak biçimde MLKP’de komünist hareketin geçmişine saldırıyor ve kendisine oportünizmi başkalarına Marksizm’i uygulamaktan geri durmuyor. MLKP bu tutumuyla ve daha sonrasında sınıftan kopuk parti kurulur küçük burjuva limanına demir atmayla, kendi durumuna uygun teori uyduruyor ve dün ak dediğini şimdi kara demekten geri durmuyor. Mükemmeliyetçilik altında inkarcılıkla hemen her şeyi kendisiyle başlatma ve yeninin, “yeni tarzın” - ki bunun DHKP-C ve PKK kopyacılığı ve karikatürizmi olduğu su götürmez biçiminde açığa çıkmıştır- kurucusu ve geliştiricisi olduğu iddiasında bulunan MLKP, aslında TDKP’den aşırdıkları ve TİKB, TKİP-Ekim’le aynı hatta buluştukları inkarcı görüşlerini, “dün dündür, bugün bugündür” oportünist görüşlerini derinleştirerek durumu kurtarma çabası içine girdiler. Kaypakkaya yoldaşı ve komünist hareketin 72-79 sürecini, küçük-burjuva devrimciliğini aşamayan, sınıf hareketini temel alarak bu zeminde komünist hareketi yükseltmeyen bir süreç olarak görüp mahkum eden MLKP maalesef kuruluşundan bu yana 25.yıl geçmiş olmasına karşın, hala sınıftan kopuk olduğunu söylemekten geri kalmıyor. Peki, Kaypakkaya yoldaşı bir yıllık devrimci çalışma sonucu sınıfı temel alıp fabrikaları devrimin kaleleri yapma perspektifine uygun davranmadığı için küçük burjuva gören MLKP, bu 25. yıllık gibi uzun bir dönem ve aynı zamanda sınıfı merkezde tutup bunun gereklerine uygun hareket eden ve önemli deney ve tecrübe edinen TKP-ML Hareketinin pratiği ortada duruyorken, hala MLKP sınıftan ayrı telde çalmasını neyle açıklamak gerekiyor.

Sözde sınıfı kazanmayı merkezde tutmayı -ki bunda da vazgeçilmiş ve sınıftan kopuk parti kurulur alanına rücu edilmiştir- temel aldım deyip deyip ama örgütsel pratik alanda sınıf içinde çalışma zorluğunu görünce bundan çark ederek semt emekçileri ve gençlik içinde yani küçük burjuvazi içinde çalışmayı temel alan 25. yıllık bir pratiğin ardında MLKP’nin Kaypakkaya yoldaşı aşma bir yana ne teoride ve nede pratikte Kaypakkaya’nın daha gerisine düştüğünü söylemek hiçte yanlış olmayacaktır. Dahası MLKP söylediğinin tam tersini yapmakla, teorisi ayrı pratiği ayrı tipik bir küçük burjuva akım öteye gidememiştir.

İşte Kaypakkaya ve önderliğinde kurulan TKP-ML Hareketine hayalci ve gerçeklerle örtüşmeyen eleştirilerde bulunması tamda bu gerçeği ele veriyor.MLKP’de dinleyelim: “ Ekim devriminin yolunun, yani proletaryayı temel alan bir siyasal, örgütsel strateji ve taktiğe ilişkin Leninist-Stalinist bakış açısının, bizim gibi ülkelerde (yani geri bağımlı ülkelerde) geçerli olmadığı yolundaki önyargının damgasını bastığı THKO-THKP-C ve TKP-ML bu anlayışlarının doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak anti-Leninist bir parti anlayışında konaklanıyorlar.“ Proletaryanın önderliğini, esas olarak lafta benimsemiş, proletaryanın yerine teoride köylülüğü (ki burada üç hareketi de aynı kefeye koyarak TKP/ML Hareketi ile diğer akımlar arasındaki net olan ayrım çizgisini kabaca çarpıtmak ve Kaypakkaya’nın savunmadığı görüşleri savunuyor göstermek dürüstlükten öte tarihi gerçekleri çarpıtmak anlamına gelir. TKP/ML Hareketi hiçbir zaman ve hiçbir yerde teoride köylülüğü temel almamıştır. Bu iddia düpedüz yazarın Kaypakkaya’ya ve komünist harekete ne kadar düşmanlık içinde olduğunu gösterir. HB) ve pratikte de köylü yığınlarından da kopuk olan devrimci öncüyü koymuş olan ‘71 devrimci hareketi…” (Proleter Doğrultu s. 8, s.5-6) “Proletaryanın önderliğini, esas olarak yalnızca lafta benimsemiş, proletaryanın yerine teoride köylülüğü ve pratikte köylü yığınlarından da kopuk olan devrimci öncüyü koymuş olan 1971 devrimci hareketi, o günün koşullarında görece kısa bir süre içinde 12 Mart askeri-faşist rejimine karşı giriştiği savaşta siyasal ve örgütsel olarak yenilmiş ve çökertilmişti.” (Proleter Doğrultu)

“Bilindiği gibi, 1971 devrimciliğinin her üç bileşeni de işçi sınıfını temel alan bir siyasal-örgütsel stratejiye karşı çıkmakla kalmıyor, işçilerin ve diğer emekçilerin kendi öz deneyimleri üzerinden eğitilmelerini ve proletaryanın güncel taktiğinin, yani savaşım ve örgütlenme biçimlerinin, kitle hareketinin gerçek durumundan yola çıkılarak saptanmasını öngören Leninist kitle çizgisi anlayışını revizyonizmle özdeşleştiriyorlardı. Bu örgütler bunun yerine, devrimci sınıfların kitle hareketinin durumundan bağımsız olarak her zaman için geçerli gördükleri tekdüze bir taktiği, yani devrimci öncünün silahlı eylemini geçiriyorlardı. Onlar, devrimci öncünün silahlı eylemlerinin, devrimci patlamaya hazır olduğu varsayılan yığınların saklı öfke ve enerjisini, tıpkı küçük bir motorun büyük bir motoru çalıştırmasında ya da fünyenin ateşlenmesinin dinamiti patlatmasın da olduğu gibi, onların saklı enerji ve öfkesini zincirlerinden boşandıracağını varsayıyorlardı.” (Proleter Doğrultu)

“Öte yandan, öncünün silahlı savaşımını devrimin başlangıcından zaferine değin ve devrimci yığın hareketindeki yükselme ve alçalmalardan bağımsız olarak, siyasal savaşımın temel biçimi ve yığınların siyasal eğitimi ve devrimci kavgaya çekilmesinin esas aracı olarak gören THKO, THKP-C ve TKP(ML)’nin parti ve parti inşasına ilişkin anlayışının da bu “Sol” kitle çizgisi anlayışına göre biçimlenmesi nesnelerin doğası gereğiydi. Lenin’in, yukarıda da göndermede bulunduğumuz düşüncesi uyarınca, bu örgütlerin eyleminin içeriği onların niteliğini belirliyor ve onlara, siyasal bir örgütten çok, bir askeri örgüt özelliği kazandırıyordu. Bu eğilim, dönemin üç örgütü içinde en geri konumda olan ve zaten adı bile salt askeri yönelimini ele veren THKO’da daha net bir tarzda gözlenmesine (Hüseyin İnan’ın, THKO’nun “Parti ve ordu fonksiyonunu bünyesinde taşıdığı”, pratik sorunların, örgütün “Parti- ordu ikilemini ayrımına girmesine ihtiyaç göstermediği” vb. saptamalarına) karşın, THKP-C ve TKP(ML) için de geçerliydi. Her ne kadar, THKP-C ve TKP(ML) kendilerini “proletaryanın siyasal öncüsü” olarak tanımlamış ve özellikle ikincisi, THKO ve THKP-C’nin kişiliğinde fokoculuğu ve Guevarizm’i eleştirmiş ve siyasetin silaha kumanda etmesi anlayışına sahip olduğunu ileri sürmüşse de, bu iki “Parti”nin de, THKO’nun durumunda olduğu gibi öncelikle bir askeri örgüt gibi davrandığı açıktı. Örgütsel ilkesinin “Politik ve askeri liderliğin birliği” olduğunu söyleyen ve devrimci stratejisini politikleşmiş askeri savaş stratejisi olarak tanımlayan THKP-C olsun, “Partili” olmak için önce “Ordulu” olmuş olmayı öngören ve örgüt disiplinini bozanlara karşı son derece sert yaptırımlar içeren bir tüzüğü bulunan TİKKO (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) adlı bir askeri kola sahip olan TKP(ML) olsun, “Parti” sıfatlarına karşın aslında askeri yanları ağır basan birer siyasal örgüttüler.” (Proleter Doğrultu) Yeni yetme oportünist inkarcılığın bir söylediği diğerini tutmadığından ve yamalı bohça olarak farklı görüşleri aynı torbada taşıdığından dolayı, yazılarda da bu farklılıklar görmek ve tezatlıklarını yakalamak zor olmuyor.

Bir yanda sınıf hareketi üzerinde yükselmeyen ve bunun gereklerine göre pratikte adımlar atarak siyasal, örgütsel mücadeleyi asıl olarak sınıf içinde yürütmeyen akımların komünist olamayacağını savunacaksın ve buradan hareket ederek Kaypakkaya ve TKP/ML Hareketi’ni küçük-burjuva devrimciliği olarak niteleyeceksin, ondan sonra da tam olarak 40 yıl sonra kalkıp, sınıftan kopuk ve onu lafta temel alan ve pratikte buna uygun bir mücadele - örgüt hattında yürümeyen, küçük-burjuvazinin deklase kesimleri üzerinde yükselen, esas olarak semt ve öğrenci gençlik zemini üzerinde oturan MLKP’yi büyük ML parti olarak niteleyeceksin? Hem de legalizm limanına demir atmış ve öncü savaşçı bir çizgiye kapaklanmışken. Böylesi keyfiyetçilik ve çift standartçı yaklaşımda komünist hareketin doğuşu ve gelişimi doğu değerlendirilemez. MLKP önderleri büyük gürültü kopardıkları ve parti aldı başını gidiyor havasını bastıkları koşullarda, çok özel koşullarda gerçekleştirilmiş bir toplantı olarak gösterilmeye çalışılan, 2. Kongre belgelerinde bu söylediklerinden fersah fersah uzak olduklarını göstermektedir: “Komünist partisinin, işçi sınıfı hareketiyle bilimsel sosyalizmin birliği olduğu yolundaki Marksist-Leninist öğreti tamamen doğrudur. Fakat bu birliğin kural olarak komünist partilerin kuruluşundan önce gerçekleştiği ve gerçekleşmesinin zorunlu olduğu, bundan önce parti kurulmayacağı vb. iddia edilemez. Geçmişte bu yönde iddiaların ileri sürüldüğü bilinmektedir… Komünist partisi sonuç olarak bir örgüttür ve kuruluşu sorunu, onu kuranların iradesine balıdır” (2. Kongre Belgeleri s. 25) derken MLKP, dün işçi sınıfı partisinin sınıftan kopuk olarak kurulacağını savunanları parti öğretisini sıradanlaştırarak ayağa düşürmek olarak eleştirip bu yaklaşımları mahkum edenlerin, bugün nihayetinde partiyi, komünist hareketin sınıfla birliğine, yerel örgütler oluşturmasına, kadrolaşmasına vb. bakmadan bir avuç devrimcinin bir araya gelerek, sınıftan kopuk olarak kendi iradeleriyle partiyi ilan edeceklerini belirterek, komünist işçi partisini sıradan bir örgüt derekesine düşürerek, Maocu parti anlayışına rücu ediliyor.

Keza MLKP, dün Kaypakkaya ve TKP/ML Hareketi’ni sınıfla birleşmeyi merkezde tutmayıp, pratikte buna uygun hareket etmediği gerekçesiyle eleştirip küçük burjuva çemberi kırıp, bunun dışına çıkmadığı iddiasıyla eleştirip, mahkum ederken, bugünkü MLKP, 40 yıl sonra semt ve öğrenci gençlik içinden devşirdiği küçük burjuva kadrolarla, esas olarak pratik çalışmalarını sınıf dışı küçük burjuva kesimler içinde -öğrenci gençlik ve semtler gibi yoğunlaştırırken Marksist-Leninist oluyor ama önünde yararlanacağı her hangi bir deney, tecrübe ve olanaklar vb. yok iken ilkliğin ve çocukluğun getirmiş olduğu nedenlerden dolayı aynı konumda hareket eden Kaypakkaya ve komünist hareketi çok rahatlıkla küçük-burjuva olarak damgalayarak mahkum etmeye çalışıyor.

Bakalım MLKP 40 yıl sonra örgütsel - politik çalışmanın merkezinde tuttuğunu iddia ettiği sınıfla birleşmede ne kadar yol kat etmiştir? “MLKP’nin sınıf hareketine bağlanmadığı, onun temel zaafı, işçi sınıfıyla bağlarının fazlasıyla zayıf olmasıdır…” (2. Kongre Belgeleri, s. 27) “Partimiz edimsel olarak, yani toplumsal köken itibarıyla işçi sınıfının ‘en bilinçli azınlığından’ oluştuğu kuşkusuz söylenemez.” (agb. 28) “Partimiz, kesimsel çalışma söz konusu olduğunda, özellikle büyük metropoller de güçlerinin en çoğunun giderek işçi çalışmasında konumlandırmaya yöneldi… Ancak sorunda ısrarlı davranılamadı. Gelişmemiz hala cılız ve sınırlıdır… Çok sayıda kadro sınıf çalışmasında görevlendirilse de bunların önemli bir kesimine gereken işlerlik kazandırıldığı söylenemez… İşçi ilişkilerimizi örgütlemede belirgin gelişmeler oldu. Ama bu devam ettirilemedi…” (agb. s. 51-52)
“Partimiz, komünist hareketi, bütün varlığı süresince bir gölge gibi izleyen işçi hareketinden yalıtılmışlık sorununu çözme iddia, görüş açısı ve kararlılığına sahip olduğunu özellikle bundan sonraki pratiğiyle göstermek zorundadır.” (agb. s. 53)

Dahası buraya aktarmayı gerekli görmediğimiz birçok değerlendirme ve veriler MLKP’nin söylemleriyle pratikleri arasındaki çelişkinin derinleşerek sürüp gittiğini ve sınıfı temel alan bir örgütsel, pratik çalışma geliştirmediklerini ve sınıftan kopuk küçük burjuva parti teorisine dümen kırdıklarını ortaya koyuyor. MLKP ‘Kuruluş’ ekinin kaldırılması konusu tartışılırken, geçmişte ortaya konulan tutumlar sorgulandı. ‘Komünist Partisi, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birliğidir’ tanımına indirgenen yaklaşım sorgulanıyor. MLKP-K ekiyle 1994 Ekiminin de kurulan örgüt, neden kendisine K ekini aldığını iki şeye bağlıyordu. Birincisi sınıfın öncelleriyle birleşmeden kopukluk, ikincisi de dışta komünist örgütlerin varlığıydı. MLKP kuruluşunun ardında bir yıllık faaliyetinin ardında temel görüşlerde herhangi bir değişiklik yetkisi olmayan ve alınan kararların resmileşmesinin MK’sinin onayına bağlı olan 95 Birlik Konferansıyla MLKP parti olarak ilan edildi. Burada MLKP-K’nın parti olarak ilan edilmesi için ortaya konan sınıfla sosyalist hareketi aynı kulvarda buluşturma ve dıştaki komünist gruplarla birleşmeyi sağlam-bu akımlar TİKB-TDKP ve TKP-ML YİÖ’ olarak belirlenmişti. Ne ki MLKP-K bir yıllık faaliyetinin ardında ne sınıfa bağlanmada önüne konan rolü oynamış ve nede dışta komünist gördüğü grupların ana gövdesi -ki bunlar TDKP ve TİKB’ydi- birleşme sağlanmıştı. MLKP önderliği darbeci bir tarzda örgüt içinde her hangi bir tartışma yapmadan, kendi kafasına göre atamış olduğu gençlerden oluşan delege bileşimiyle TKP-ML YİÖ’nün katılımıyla MLKP parti olarak ilan edildi. Bu açıktan MLKP-K’nın kuruluş kararlarına hiçe sayan yeni bir parti anlayışını darbeci bir tarzda değişiklik yapmanın adıydı.

Nitekim çıkmaz içinde olan MLKP önderliği Leninist parti öğretisine saldırarak, partiyi sıradan bir örgüt derekesine indiren bir çizgiye kapaklandı. “MLKP’nin kendisi değil, ama O’nu oluşturan örgütler yıllarca bu görüşleri savundu; MLKP o görüşlerin özeleştirisini vermeyecek mi?” diyen delegeler oldu; özeleştiriye sorumlu yaklaşımın bir örneği de burada yaşandı… “ Gerçekten de Komünist Partisi, iradi kararın - çabanın bir ürünü olarak mı kurulur; yoksa komünistlerin “İşçi sınıfı hareketi ile birleşecekleri güne kadar” beklenmesi mi gerekir? Enine boyuna tartışıldı bu sorunlar. Konferans, “Sınıf hareketiyle birleşme” olgusunun göreceli olduğunu dikkate alarak davrandı. Bugün işçi hareketinin sosyalist hareketle ayrı ayrı kanallardan aktığı doğrudur. Proletaryanın devrimci örgütlülüğü; hatta demokratik örgütlülüğü bile çok zayıftır. Türkiye’de yaklaşık 4 milyon proleter var; neredeyse 3/4’ü sendikasız. Bu durum, alınması gereken mesafeyi gösteriyor. İşçi sınıfı hareketiyle birleşebilmenin büyük bir kararlılık, enerji ve uygun yöntemlerle sistematik bir çalışmanın ürünü olacağını yeniden anımsatıyor. Biz, bu başarıyı elde etmek için, önümüze hedefler koyarız; ama parti olmanın tek ve belirleyici kriteri olarak da kabul edemeyiz. MLKP değil, ama O’nun öncelleri böyle bir düşünce savunmuşlardı. Yanlıştı, sığdı ve mahkum edildi. Evet, MLKP, işçi sınıfı hareketiyle birleşebilmiş değildir; ama partidir. Sınıfla bağları ve hareket içinde etkisi vardır; militan işçi direnişlerinin birçoğuna imzasını atmıştır ve temel görevi de proletaryayı devrimin önder kuvveti olarak kazanmaktır.” (Atılım, Sayı: 51, s. 12)

Bu açıktan Leninist parti öğretisi ve aynı zamanda öncellerin-TKİH ve TKP-ML hareketinin- savunmuş olduğu komünist parti işçi hareketiyle sosyalist hareketin birliğidir görüşleri darbeci tarzda geminin bordosun da denize atıldı. Aslında MLKP-K ilan edildiğinde, işçi sınıfı hareketiyle birleşme ve işçi sınıfının öncüsünü ideolojik olarak kazanma konusundaki ivedi ve yakıcı görevler MK’nin önüne konmuştu. Sınıfla birleşmenin MLKP-K döneminde daha da geriye düşüldüğü yerde, bunu bir politik başarı olarak sunarak MLKP-K amaçlarından tümüyle koparılmıştır. MLKPnin sınıftan kopuk parti fikrinde buluşmasını izah eden MLKP delegesi, satır arasında bu ivedi ve yakıcı görevin pekala savsaklanabileceğini ve göz ardı edilebileceğini söylüyor. Onun verdiği mesaj şudur: “Nasıl olsa işçi sınıfı olmadan da bu işler yürüyor!” Herhalde, 1. (Parti ve Birlik) Konferansı bu konuda gerek örgüt kamuoyuna ve gerekse de genel devrimci kamuoyuna çok daha farklı bir mesaj vermeli, MLKP’nin işçi sınıfının öncüsünün ideolojik olarak kazanılmasına ve işçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin birleşmesine ne denli önem verdiğini net ve ikirciksiz bir biçimde dile getirmeliydi.

Ama böyle olmadığı gibi MLKP-K’nın bir yıllık faaliyetlerinde sınıf çalışmalarından uzaklaşıldığı söylenirken, bu durumun hızla aşılması bir yana ülkemizde zaten yeterince yaygın olan küçük-burjuva devrimciliğine “proletaryasız komünist partisi” kurma anlayışıyla Leninist parti öğretisi yellere savrulunuyordu.94 yılında kuruluşu ilan edilen MLKP-K’nin parti anlayışının 95 Birlik 1-Birlik Konferansında değiştirildiği -hem de tartışma olmadan ve herhangi bi kongre toplanmadan- bir MK delege Marksizm-Leninizme ve örgütün kuruluş programı ve politik çizgisine karşı çıkarak, Lenin’in, “Komünist partisi, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareketin birliğidir.” biçimindeki evrensel olarak geçerli önermesini açıktan reddetmektedir. Komünist partisinin işçi sınıfı hareketiyle birliğinin, “Parti olmanın tek ve belirleyici kriteri olarak” kabul edilemeyeceğini, MLKP’nin öncellerinin savunduğunu ileri sürdüğü bu düşüncenin “Yanlış” olduğunu belirten delege, felsefede idealizmde ve siyasette sınıf-dışı devrimcilikte konaklamaktadır. Bir komünist partinin esası ve olmazsa olmaz koşulu olan “Sosyalizmle işçi sınıfı hareketinin birliği”nin, “Parti olmanın tek ve belirleyici kriteri” olamayacağını söylemek, Leninist proleter partisi tanımını açıktan reddetmektir. Her ne kadar komünist parti nedir sorusunda bu doğru formülasyonu uygun hareket etmesi gereken MK’si bırakalım pratikte bu tanımın gereklerine göre davranmayı, açıktan Leninist parti öğretisinin savunan öncelleri mahkum ediyor.

Acaba, yıllardan bu yana Lenin ve Stalin tarafından yapılan parti tanımı savunan önceller yanlış mı? Yoksa size göre, “Sosyalizmle işçi sınıfı hareketinin birliğini”, proleter partisinin olmazsa olmaz bir koşulu olarak gören Lenin ve Stalin proleter partisini idealize mi ediyorlardı? MLKP MK delegesi, “Partinin her şeyden önce işçi sınıfının öncü müfrezesi olması”, onun “Aynı zamanda, sınıfın bir müfrezesi, sınıfın bir parçası, varlığının bütün kökleri ile ona sıkı sıkıya bağlı bir parçası olma”sı (Leninizmin İlkeleri, 1979, s. 99-100, 101) gerektiğini söyleyen Stalin’in bu saptamalarını nereye koyuyorlardı. Geçmişte, parti kavramının idealize edildiği ya da teorik planda abartıldığı gerekçesiyle-ki bunun hiçte doğru olmadığı ortada duran bir olgudur- sınıf-dışı ve anti-Leninist parti tanımlamalarını bir yana bırakarak küçük burjuva sınıftan kopuk parti görüşlerine yönelme yolundaki çabası, aslında MLKP’nin kuruluş felsefesinde tümden koptuğunu tanıtlar.

Nitekim daha sonrasında önderlik başta olmak üzere 1995 yılında MLKP önderliğinin parti sorununda darbe yaparak küçük burjuva devrimciliğinde konaklanmasına - ciddi bir tepki gösterilmemiş olunması ve bu sınıf dışı parti fikrine başkaldırarak yollarını ayırıp KP-İÖ’nün kuruluşuna önderlik edenlerin nasıl bir karşı devrimci saldırılarıyla yüz yüz kaldıkları unutulmaması gereken bir gerçekliktir. Sorunu “Komünist Partisi, iradi kararın - çabanın bir ürünü olarak mı kurulur; yoksa komünistlerin ‘işçi sınıfı hareketiyle birleşecekleri güne kadar’ beklenmesi mi gerekir?” biçiminde koymak, yanlış olduğu gibi, objektif olarak demagojik bir karakter taşır.

Kısacası komünist partisi, hem iradi kararın - çabanın bir ürünü olarak, hem de işçi sınıfı hareketiyle devrimci bir tarzda birleşme, işçi sınıfının kapitalistlere karşı savaşımı içinde yer alma konusunda kafaları açık olan ve -bunu ne ölçüde başardığından bağımsız olarak- pratikte de buna uygun davranan komünistlerin bir araya gelmesiyle kurulur. Söz konusu “İrade” ne tanrısal bir buyruğun ürün, değildir. Aksine ML teoriye ulaşılması, sosyalist hareketi işçi sınıfı hareketiyle birleşmeye ve bu sınıfın öncü ögelerini kazanmaya iterek Marksist-Leninist bir komünist partisinin oluşmasını kolaylaştıracaktır. Çağımızda kural olarak, Türkiye’de de, dünyanın çeşitli ülkelerinde de Marksist-Leninist partilerin oluşumu, devrimci irade ve inisiyatife sahip bireyler bulunmadığı, çıkmadığı için değil, gerçekten devrimci teorinin bu devrimci iradeyle buluşması sağlanamadığı, bu devrimci iradeyi taşıyan devrimci birey ve önderler Marksist-olmayan teorileri özümsedikleri ve rehber aldıkları için gerçekleştirilememiştir.

Gerçekten de, değişik nedenlerle devrimci teoriye ulaşılamadığı koşullarda, bu devrimci irade kaçınılmaz olarak, umutsuz bireysel devrimci girişimlerin ortaya çıkmasına ya da Marksist-olmayan devrimci örgütlerin kurulmasına yol açacak, işçi sınıfı hareketi ile sosyalist hareket ayrı ayrı kanallardan ilerlemeye devam edecektir. Peki, 40 yıl sonra Kaypakkaya yoldaş ve daha sonrasında komünist hareketin yarattığı, fabrika işçi ilişkilerinin onda birisini bile örgütleme, fabrika ilişkisi yaratma ve hücreleşme, sendikalar içinde buna uygun hareket etmediği gerekçesiyle eleştirip, küçük-burjuva çemberi kırıp, dışına çıkmadığı iddiasıyla eleştirip, mahkum ederken, bugünkü MLKP, 40 yıl sonra semt ve öğrenci gençlik içinden devşirdiği küçük burjuva kadrolarla, esas olarak pratik çalışmalarını sınıf dışı küçük-burjuva kesimler içinde -öğrenci gençlik ve semtler gibi- yoğunlaştırırken Marksist oluyor ama önünde yararlanacağı herhangi bir deney, tecrübe ve olanaklar vb. yokken ilkliğin ve çocukluğun getirmiş olduğu nedenlerden dolayı aynı konumda hareket eden Kaypakkaya ve TKP-ML Hareketi’ni çok rahatlıkla küçük-burjuva olarak damgalayarak mahkum etmeye çalışıyor. Bakalım MLKP 25 yıl sonra örgütsel-politik çalışmanın merkezinde tuttuğunu iddia ettiği sınıfla birleşmede ne kadar yol kat etmiştir?

Nitekim MLKP’nin inkarcı oportünist görüşleri kendi gerçekliğini kavrama ve değerlendirmede ayak bağı olmuştur ve gelinen durumda kendi gerçekliğini açıklamada zorlandığı gibi tam bir çıkmaz yaşamaktadır. Ülkemizde küçük burjuvazi, nüfusun en büyük kesimini oluşturan bir sınıftır. Bu sınıfın çıkarlarını savunan ancak proletarya adına hareket etme iddiasında olan küçük burjuva grup ve çevrelerin sayısı bir hayli kabarık. ML parti öğretisi, bu grup ve çevrelerin yadsıdığı sorunlardan biridir. Bu gruplar biçimde birbirlerinden ayrılıyor gözükseler de, özde aynı nokta da birleşmektedirler. Genel doğruları sıralayan ama iş ülke somutuna geldiğinde inkarcı anlayış, partinin subjektif koşullarının hazırlanmasını reddeden tabelacı yaklaşım, ML parti öğretisinin günümüzde geçerliliği olmadığı tezleri vb. oportünist anlayışların bazı örnekleridir. Hepsinin ortak özelliği de küçük-burjuva bireyci sınıf tavrıdır. Dünyanın merkezine kendilerini koyarak, kendilerini en büyük ML ilan etmek amacıyla teoriyi ve ilkeleri eğip bükmeye çalışmak, gerçekleri tarif ederek sözde tespitler yapmak oportünist akımların ortak özelliklerinden biridir. Küçük burjuva sınıf tavrının açık bir ifadesi olan bu yaklaşım tarzı düşünce planında muğlaklık ve teorinin çarpıtılması ile birleşiyor. Sonuçta bütün küçük-burjuva akımların vardıkları nokta ise, proletarya partisi sorununda anti-Marksizm’dir.

6 Mayıs 2020 Çarşamba

İdam edilişlerinin 48. yılında Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın anıları kavgamızda yaşıyor

Devrim  için ölümü hiçe sayan 6 Mayıs’ta idam edilen THKO’nun kurucu önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan Ve Hüseyin İnan’a bin selam. Sizin için en iyi şiirlerini yazıyor şairlerimiz. Şiir yazıyor sokaklarda, barikatlarda, savaş siperlerinde. Destansı yaşamınızla bayraklaştınız ellerimizde. Bu yürek biraz da sizin için çarpıyor.

6  Mayıs 1972 çeşitli ulus ve ulusal azınlıklardan Türkiye halklarının üç yiğit devrimci evladı Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu(THKO)’nun kurucu önderleri;  Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın faşist cellatlarca idam edildiği gündür. O günden bu güne 48. yıl geçmesine karşın Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in devrimci anıları yükselirken, faşist diktatörlüğe karşı, işçi ve emekçilerin nefretti büyüdü. Faşist cellatlar, kendilerince bu üç devrimci önderi idam ederek, işçilere, emekçilere ve devrimcilere gözdağı vermeyi ve korku sallamayı amaçlıyorlardı. Ama silahları geri tepti. Yok etmeye çalıştıkları kararlı ve devrimci önderlik ruhu, güçlü bir kuvvet olarak faşistleri ve gericileri titreti, titretiyor. Onların bıraktığı bu kararlı ve ölümü gülerek kucaklayan devrimci ruh, bugün devrimci bilince dönüştü, dönüşüyor.

Deniz, Yusuf ve Hüseyin 12 Mart faşist darbesinin zorbalığına ve karanlığına karşı güçlü bir devrimci ses olarak ortaya çıktılar. O dönemde mücadelenin simgelerinden birisi haline geldiler. Devrimci mücadele anlayışlarıyla, reformizmin ve revizyonizmin uyuşturucu etkisine, pasifizme ve korkaklığa ağır darbe indirdiler. Ama öte yandan, sübjektif niyetleri itibarıyla devrim için mücadeleye atılmalarına rağmen önemli hataları ve eksiklikleri vardı. Düşmana karşı devrimci militanlıkları ve kahramanlıkları, sonra devrimci kuşaklar için yol açıcı oldu ve örnek alındılar. Kitleler için ölümü kucaklayan militan tutumları ve uzlaşmaz devrimci duruşlarıyla yığınların üzerinden unutulmaz derin etkiler bıraktılar.

Bir Mayıs ayındayız yine. Kavgayı yüreklerinin derinliklerinde yeşerterek, toprağa düşenlerleyiz. Sizinleyiz. Sizi tanıştırıyoruz genç yüreklerle. Kavganın tam ortasında, karanlıkları aydınlatıyoruz. Ve siz oluyoruz kavganın en asi nehrinde.

Kavganın gür sesinde emekçilerin öfkesinde, sizin sesiniz yankılanıyor düşmana atılan her yumrukta. Özgürlük için karşı isyanda, burjuvaziye karşı kinde, emperyalizme karşı öfkede hep siz oluyorsunuz yanı başımızda. Çetin kavgalara soyunuyor bilincimiz.

Emperyalist ve işbirlikçi, faşist gerici zorbalar sanıyorlar ki, tarih, onların kölelik düzenleriyle bitiyor. Zannediyorlar ki, proletarya ve emekçi halkların bir dönem geriye düşen mücadelesi, onların kendi tarihlerini unutmalarına yol açacak.

 Çünkü şunu biliyoruz ki geçmişi olmayanların gelecekleri de olamaz. Bu nedenle onlar, sömürülenlerin ve ezilenlerin emekçilerin yalnızca bugünlerini değil, geçmişlerini de yıkıma uğratmak için ellerinden gelen her şeyle saldırıyorlar. Ama başaramıyorlar ve başaramayacaklar!

Tarih tanıklığının da gösterdiği gibi, işçilerin ve emekçilerin geçmişten geleceğe devrimci yürüyüşü hep sürmüştür ve sürecektir.

Şehitlerimizin izlerine basarak yürüdüğümüz tarih yolu, bizi er ya da geç insanlığın büyük düşü sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız komünizm hedefine taşıyacaktır. Şehitlerimizin bize bıraktıklarında, yalınızca feda ruhu içinde ölümü gülerek kucaklamayı değil, aynı zaman da yeni yaşamın örülüşüne de görüyoruz.

Umutlarımız kadar gerçektir şehitlerimizin ölümsüzlüğü. Çünkü Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın yaşamları devrimciydi, eskiyi yıkıp yeniyi kurma gerçekliğin hedefliyor ve kolektif bir ruhla örülmüştü. Onun içindir ki, bedenlerini toprağa, yaşamlarını tarihe bırakan 6 Mayıs’ta idam sehpasını tekmeleyerek ölümü gülerek kucaklayan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ölümsüzdür. Anıları devrim ve sosyalizm savaşımıza rehber olsun!

Marx 202. yaşında: Marksizm hala yeni ve güncel olarak işçi sınıfı ve dünyayı değiştirmek için dövüşenlere yol göstermeye devam ediyor

Dünya işçi sınıfının teorik hazinesinin kurucusu Karl Marx’ın doğumunun 202. yılı. Bilimsel sosyalizmin kurucusu; Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de Trier kentinde (Almanya) doğdu ve 14 Mart 1883 yılında İngiltere de yaşama gözlerini kapadı. Babası, 1824 yılında protestanlığı kabul etmiş bir Yahudi avukattır. Ailesi zengin ve kültürlü idi, ama devrimci değildi. Trier’deki liseden mezun olduktan sonra Marx, önce Bonn’da üniversiteye gitti. Daha sonra Berlin Üniversitesi’ne geçerek, hukuk öğrenimi gördü, tarih ve felsefeye çok ağırlık verdi. Üniversite öğrenimini, Egukuros felsefesi üstüne bir doktora tezi sunarak 1841 yılında tamamladı. Ölene kadar yaşamını işçi sınıfının kurtuluşu ve komünist teorinin gelişmesine adadı.

Karl Marx 1848 devrimleri sırasında Engels ile birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto ile işçi sınıfı hareketine bir program kazandırmış, kapitalizmin analizinden tarihin akışının sosyalizme doğru ilerlediği sonucunu çıkarmış, sömürü sistemine son verecek olan sınıfa işaret etmişti. Kendisiyle birlikte bütün ezilenlerin kurtuluşunun ön koşullarını gerçekleştirecek olan proletaryanın eylemi, Marx’ın görüşlerini birçok kez haklı çıkardı. 1871 Paris Komünü, 1917 Ekim devrimi ve sonraki devrimler Marx’ın teorisinin hem sınandığı hem hayata geçirildiği tarihsel dönüm noktalarıydı.

19. yüzyıldaki büyük dönüşümler çağında yaşamış olan Marx’ın düşüncelerinin ve eyleminin çeşitli yönleriyle irdelendiği özel bir sayıyla, büyük önderin doğumundan iki yüzyıl sonra, hem tarihe hem bugüne bakıyor. Böylece aradan geçen bunca zaman boyunca dünyayı anlamak ve değiştirmek isteyenler için eşsiz bir kılavuz ve mücadele silahı olarak geçerliliğini koruyan Marksist teoridir.

Marx “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler, asıl olan onu değiştirmektir” diye yazmıştı. Kendi hayatını her gün yeniden üretirken girdiği toplumsal ilişkiler tarafından giderek sınırlandığını hisseden işçi sınıfı nihayet bu sınırlamanın kaynağının sömürü sistemi olduğunu fark eder. Zincirlerini kırması gerektiğini işçiye öğreten ve bu eyleminde onun sürekli yanında olan Marksizm’dir.

Bugün burjuvazinin en büyük korkusu bu yüzden Marksizmin yeniden hatırlanması ve Marx’ın teorisinin maddi bir güce dönüşmesidir. Yoksulluğun bu kadar derinleştiği, sınıf çelişkilerinin sürekli derinleştiği günümüz koşullarında Marksizm'in hayaleti, sömürücü sınıfların kabusu olarak sık sık görülmeye devam ediyor.

202. yılını selamladığımız Marx hala genç ve güncel” diye hatırlatıyor. Ve Marx “asıl olan”ın yani değiştirme mücadelesinin nasıl ve neden olması gerektiğini anlatmaya devam ediyor; işçi sınıfının ve komünistlerin yoldaşı olmayı sürdürüyor.

Fedakarlıkta sınır tanımayan kadın savaşçı Yeter (Sevim) Uçar’ı kaybettik

Biz onu hep İsviçre’de devrimci çalışmanın en ön saflarında sınırsız devrimci düşlerini pratikleştirmek için canhıraş mücadele içinde ve fedakarlıkta sınır tanımazlığın nasıl olması gerektiğini pratiğiyle ortaya koyan ve iki çocuğuyla her eyleminin örgütleyicisi-pratikçisi olan kocaman sarıp sarmalayan yoldaş deyince akar suları durduran devrimci yüreğiyle, faşizme ve sermayeye düzenine karşı uzlaşmak tutumuyla Sevim olarak tanıdık. Artık erkence eylem yerinde olan ve neden geç geldikleri için insanları eleştiren, uyaran, doğrucu davut, mütevazı yaklaşımıyla omuz omuza olduğumuz Sevim yoldaşımız aramızda yok.

Yıllarca omuz omuza dövüştüğümüz, kah acıları kah güzellikleri paylaştığımız, kavgamızın komünist kadın savaşçı Sevim yoldaşı, 1 Mayıs 2020 tarihinde kahrolası kanser hastalığından kaybettik. Sevim yoldaşın yaşamı hem kadın olması ve hem de iki çocuğu yalnız başına büyütmesi nedeniyle yokluklar, yoksunlar ve zorlu mücadeleler içinde geçti.

1965’de Dersim’in Nazimiye ilçesi Dallıbahçe köyünde yaşama gözlerini açan ve yoksulluğun yarattığı göç nedeniyle Mersine göç etmek zorunda kalan sevim yoldaş Mersinde devrimci savaşıma atıldı. Ele avuca sığmaz ve “kavgaya girdin mi tüm yüreğin ve kaslarına gireceksin” diyen şairin dediği gibi daha genç yaşında TKP-ML Hareketi’nin bir militanı olarak sorumluluklar üstlendi. Engel tanımaz ve hesapsızca kavgaya sıkıca bağlı özellikleriyle devrimci savaşımda öne çıktı. Kavga içinde tanışıp evlendi ve çocukları çok sevdiğinden dolayı 2 çocuk yaptı.

Ne ki kavga ve yaşam arkadaşı kavgaya erkence yorulup mücadelenin dışına düştüğünde asla duygusallığa kapılarak, mücadeledeki kararlı duruşundan milim geri adım atmadı. Hem 2 çocuk ve hem de devrimci görevleri canla başa yerine getirmeye çalıştı.

12 Eylül faşist darbesi kapıyı çaldığında bölgede ağır darbe yiyen hareketin çalışmaları zaafa uğradı. Sevim yoldaş 12 Eylül’ün karanlık günlerinde bir yandan çalışarak çocuklarına bakmaya diğer yandan tasfiyeciliğin olumsuz etkilerine karşı kendisini korumaya çalıştı. Aklı fikri yoldaşların da ve örgütündeydi. Birçok kez değişik yollarla örgüte ulaşmaya ve kaldığı yerde kavganı görevlerini omuzlamaya çalıştı. Ama her ilişki kurma çabası olumsuzlukla sonuçlandı. İki çocuk ve ağır politik koşullarda yaşam savaşının güçlenmesi sonucu, yurtdışında İsviçre'ye çıkmak zorunda kalan Sevim yoldaş, yurtdışına adım atar atmaz hemen örgüte yoldaşlarına ulaştı. Mersin çalışmalarında yakinen tanıdığı yoldaşına ulaştığında sevincinde gözyaşlarını dökmüştü.

Sevim yoldaş örgüt ile ilişki kurduğundan itibaren her türlü devrimci göreve hazır ve yılların boşluğunu doldurma kararlılığı içindeydi. Dur durak bilmeden örgütün çalışmalarına katıldı hem kendisini ve hem de yoldaşlarını yeniden ayağa kaldırmaya çalıştı. Özellikle kadın çalışmasında sorumluluklar üstlenen sevim yoldaş TKP-ML Hareketi yurtdışı kadın komisyonunda sorumluluklar üstelendi ve aldığı görevlerini yerine getirme ve yeni kadın savaşçıları yetiştirmeye çalıştı.

Sınırsız, sürekli anlam kazanarak büyüyen, ütopyalarla yoğrulduğu kadar yeni yaşamın hayallerini bunları gerçekleştirme mücadelesiyle birleştiren, bulduğu kadar yeniye yönelen, sonsuz anlama ve yaratma merakıyla arayışlarını sürekli canlı tutan, salt arayışların rüzgarında kalmayıp ulaştığı özgür yaşam damlalarını derinliğine yaşayan, yaşattıran ve soluduğu havaya yayan, bunu günlük yaşamında sürekli bir akışa dönüştüren bir yaşam tablosu içinde hareket etti Sevim yoldaş.

Sevim yoldaş “Özgür kadın mücadele eden kadındır” şiarını kendi yürüyüşünün pusulası yapan özgür kadın kişiliğiydi. Tarihte az görülen kişilikler olduğu gibi, bizim mücadele tarihimizde de örnek kişilikler vardır. Acılarla örülen tarihi, halkın umutlarını ve acı çeken kadınları unutmayan mücadelecilerdir onlar. Gerçek özgürlüğü küçük hazlara değiştirmezler. Sıradan gözler yetişmez onların görüş açılarına. Çelişkileri derinden yaşadıklarından acıları da derinden yaşarlar.

Yok oluşun eşiğine getirilen halkın ve kimliksizleştirilen kadının hakikatini çağırırlar. Hakikat ve ikiyüzlülük, karanlık ve aydınlık, güzellik ve çirkinlik, barış ve savaş, özgürlük ve kölelik olguları damla damla onların içinde yaşanır ve süzülerek onların öz kişiliğini oluşturur. Onlar her güne yeni bir doğumu sığdırırlar ve duruşlarıyla yeni bir mücadele ilanı yaparlar tüm egemenlik kuşatmalarına karşı. Güzelliklerin nöbetçisi olma kararlılıklarını ne kar ne fırtına ne de hiçbir tufan engelleyemez.

Yaşamak için yaşamayı öğrenmek, öğrendiklerini anlamak, anladığını uygulamak, uyguladıklarının sonuçlarını değerlendirmek ve bu değerlendirme ışığında yaşamayı ne kadar hak edip etmediğinin muhasebesini yapmak gerekmektedir. Sevim yoldaş bu mücadeleyi kendi bedenini bu terazide tartmış, ruhunu buradan çıkan sonuçlarla anı anına muhakeme etmiş ve kendini, kendisiyle bu zorlu mücadelenin sonucunda yaratmıştır.

Yarattığı bu kişilik, yarattığını yaşamın akışına katan, kendini kuşatmakla, oluşanla yetinmeden, kendini hiçbir şeyin üstünde görmeden, öğrendiklerine rağmen öğrenme ve öğretme eylemini, hata ve eksikliklerine karşı savaşımda, günlük yaşamın ayrıntılarına yerleştiren, aynı yolu paylaştığı yoldaşlarıyla yaratmak istediklerini gerçekleştirmenin çabasını veren, bunu yaparken bireyi reddetmeden, yıldırmadan, mütevazı bir yürek ve beyinle, değişimin gerekliliğine inanarak, değişimin kazanımlarıyla onurlandırarak ve bireyi bunun iç sorgulaması kadar kutsal çabasına yönelten sürekli bir esintiyi kendine kabul etmiş ve devrimin gerektirdiği fırtınalı kişiliğe bir örnek olmuştur. Çünkü Sevim yoldaşın insanı algılayışı ve insan yaklaşımı, hümanizmin yorumlanması, duygu ve akılla yoğrulan özelliklerin onurlu yaşamaya yönelen insan uğruna davranışa dönüştürülmesi, insanlığın bugün yaşadığı olgunluğun kocamış dünyada duygulanımlarla bütünleştirilerek bir yaşam tanımının oluşturulması hedefine kilitlenmiştir.

Sevim yoldaşın kişiliği, kendine örnek aldığı komünist önder kadınları miras olarak aldığını, neleri tarihten bugüne taşıdığını, hangi aşamalardan damıtarak kendini bugüne getirdiğini bilmek, bizleri O’nun şahsında gerçekleşen özgür kadın kişiliği hakkında aydınlatacaktır. Bu somut örnekle ortaya çıkan özgür kadın gerçekleşmesi bizler için yaşamın her anında, her türlü yaşamsal olguda ve hayallerimizde dahi kendimiz için örnek alacağımız bir özgür kadının portresidir.

Fazla söze gerek yok Sevim yoldaş gerçekten de yoldaştı, çünkü sade, doğal, dürüst, sevgi ve saygıyla etrafına yaklaşan, paylaşımcı, bütünleştirici, gerçek hareket ruhla, onun moral ve maneviyatıyla, gerçek yoldaşlık ölçüleriyle komünist kadın militanı temsil eden ve sonuna kadar pratiğiyle güven veren bir yoldaştı. Hareket sonuna kadar bağlı, hizmeti ve emeği esas alan, mevki ve yetki derdi olmayan, olumsuzlukları çekinmeden eleştiren bir komünist kadın militandı.

Ve kadının özgürleşmesi savaşımına sonuna kadar bağlı olan, devrimci değerlerden taviz vermeyen ve kendi öz gücüne ve halka- örgütüne güvenen, inanan, onu koruyan, emekçilere hizmette sınır tanımayan gerçek bir kadın militandı.

Mayısın ‘de emeğin sermayeye karşı kavga gününde ölümsüzler ordusuna kattığımız Sevim yoldaşın anısı önünde saygıyla eğiliyor, mücadelesini bayraklaştıracağımıza söz veriyoruz.