29 Temmuz 2017 Cumartesi

Hatıralarının ve Kavgasının Kalanında Komünist Önder Münir Dışkayayı Yoldaşları Her Alanda Yaşatacaklar..!

Münir dışkaya yoldaş ile ilgili görsel sonucu
Münir Dışkaya yoldaşı çok genç yaşında Adana da girmiş olduğu su kanalında 30 Temmuz 1979 yılında erkence kaybettik. Merkez Komitesi toplantısı için Adana'ya gelen Münir yoldaş randevu saatine kadar zamana geçirmek gittiği kanalda yüzme bilmediği için dalgaya kapılarak yaşama gözlerini yumdu.
Münir yoldaş TKP-ML Hareketinin Nisan 1979 yılında gerçekleştirmiş olduğu, 1.Konferansında Merkez Komitesine seçilmişti. MK için en genç yoldaşlardan olan Münir yoldaş, MK içi görev bölüşümünde örgütçü özellikleri nedeniyle Örgüt Büro'ya seçilmiş ve Marmara Bölge Komitesi sorumluluğunu üstelenmişti. Münir yoldaşı anlatmak ve Onun engel tanımaz devrimci militan özelliklerini yeniden hatırlamak, içinde geçmekte olduğumuz zorlu süreçte nasıl devrimci öncü ve militanlar olmamız gerektiğini anlamak bakımından büyük önem taşıyor.
Sınıf savaşımının sertliği günlerin akışını hızlandırıyordu. Kitle hareketi devrimcileri daha hızlı hareket etmeye ve yaşanmamış günleri olabildiğince verimli kullanmaya zorluyordu. Günler adeta bir rüzgar gibi geçmekteydi Temmuzda. Sıkıntıyla dolu yüreğinin yorgunluğu, MK toplantısına gideceği için heyecandan uyumasına izin vermedi o gece Münir yoldaşa. İstanbul Bağcılarda camlı kahvenin hemen yanında tek gözlü bir gece kondu da da toplantı notlarını kontrol ediyor ve birlikte kaldığı yoldaşla Konferans sonrası süreci ve kadroların beklentilerini konuştu. Akrep yelkovanı yutmuş, zaman sanki durmuştu. Sıkıntılı ve uykusuz uzun bir gecenin ardından Münir yoldaş İstanbuldan Adana'ya yolculuğa çıkıyordu Toplantı için yoldaşlarıyla bir araya gelecek ve mücadelenin gelişip ileriye taşınması için bir dizi konuyu görüşüp karara bağlayacaklardı. Toplantı gündemi önceden belirlenmiş ve her bir yoldaş gibi Münir yoldaş da toplantı için hazırlık yapmış ve küçük pelür kağıtlarına bir çok notlar almıştı. Olası polis aramalarına karşı notları yaptırmış olduğu ayakkabısının topuğunun içine sarıp sarmalayarak gizledi ve sabahleyin Adana da olacak biçimde garajların yolunu tuttu.
Nihayet gece seher vaktine evrildiğinde kendisini Adana caddelerinde buldu. Bir yoldaş kendini bekliyordu Adana da buluştular ve yoldaş randevu saatine kadar zaman geçirmeleri gerektiğini belirterek, kanalın bulunduğu alana gittiler. Sıkıntısına en iyi ilaç toprak ve suydu. Hava insanı boğucu sıcakla adeta bunaltıyordu.
Yüzlerce insan kanalın suyuyla serinlemeye çalışıyordu. Yoldaşla toplantı üzerine sohbete daldılar. Ama sıcağın etkisiyle hava gittikçe nefes alıp vermede dahi zorlaşıyordu. Toprak, derinliklerindeki yaşamın sıcaklığını üfürüyordu yüzüne. Bedenine sığmayan rahatsız edici sıkıntı havanın sıcaklığıyla artmıştı. Gece uzun yoldan gelmesi nedeniyle bedeni uykusuz ve yorgundu, ama huzurluydu.
Öğlenin sıcaklığı alnını ince dilli bir kırbaç gibi yalıyordu. Öten cırcır böceklerinin sesine, insanların sesi karışıyordu. Gün gecenin üzerine yürümüştü. Zamanın akışını, güneşin yükselişinden ve bedenindeki yorgunluktan fark etti. Sıcaklık adeta bir külçe gibi çökmüştü bedenine, ayaklarında yorgunluğun ağır külçeleri ile zorlukla atıyordu adımlarını. Öyle ki ‘yer çekiminin en yoğun olduğu yerdeyim’ diye yorgun ve yavaş bir düşünce geçti aklının alyuvarlarından. Dinlenmek ve doğayı dinlemek için oturdu. Havada en küçük bir esinti yoktu esmer yüzü terden sırıl sıklam olmuştu. Dudaklarının kuruduğunu anladı ve su satan çocukta birkaç bardak soğuk su içti. Yanaklarına çarpıp, yüz çizgilerinden yol bulup süzülen ter iç gıcıklıyordu.
Bir arada dinlenmek için uzandı. Kanal suyunun akan sesi, doğal bir senfoniyle, yorgun bedeninden esirgediği uykularda, kerpiç rüyalar görmeye çekti ruhunu. Doğanın dingin hafifliği ve yanılsaması içinde uyumuştu. Rüyaların labirentinde ne kadar dolaştı, zamanın sonsuzluğunda ne kadar gezinmişti bilemedi. Her tarafı ter içinde kaldığı halde sıcaklıkla açtı gözlerini. Çığlık çığlığa öten kuşların tedirgin seslerini duyurmuştu kendisine. Kendisini, hala içinde kaybolduğu derin rüyalarda yakınen tanıdığı şehit yoldaşlarla birlikte olduğunu sandı.
Bunaltıcı sıcağa daha fazla dayanamayan Münir yoldaş serinlemek için yavaş yavaş kanala doğru yol aldı. Aslında kanal oldukça belalıydı, bugüne kadar bir çok insanı yutmuştu. Girmek oldukça tehlikeliydi . Üstelik Münir yoldaş iyi yüzmede bilmiyordu. Serinlemek amacıyla girmiş olduğu kanalda dengesini kaybetti ve azgın akan dalgalara kapılarak süreklenmeye başladı. Kimseler müdahale edemedi Münir yoldaşa. Kanalın dizgin yerine varıldığında Münir yoldaş boğulmuş ve oldukça su yutmuştu. Tüm çabalara rağmen 30 Temmuz 1979 yılında Adana da Su kanalında Münir yoldaşı ölümsüzler ordusuna katıyorduk.
Komünist hareketin ve emekçi halkların daha fazla ihtiyaç duyduğu bir zamanda Münir Dışkaya yoldaşı basit olmaması gereken bir hatadan dolayı kaybetmiştik.
Münir Dışkaya yoldaş, Malatya'nın Kürecik ilçesi Harunuşağı köyünde, çok yoksul Kürt bir ailenin çocuğu olarak 1957'de dünyaya gözlerini açtı. Ailesi devrimci olduğundan dolayı Münir’ yoldaş çok erkence mücadeleyle tanıştı. İbrahim yoldaşın sıkıca arandığı 1971-1972 döneminde Münir yoldaşın babası, kapısını sonuna yoldaşlara açan, mütevazi ve yiğit bir yoksul köylü devrimcisiydi. Münir yoldaş küçük yaşında devrimci babasını yıldırım çarpmasından dolayı kaybetti ve çok küçük yaşta öksüz kaldı. Annesi Münir'e kol kanat gererek, okuyup 'adam olmasını' istedi. Daha Ortaokul ve ardında devam ettiği Malatya'da Turan Emeksiz lisesinde ve faşistlere karşı militanlığıyla öne çıktı.
Münir yoldaş 1975-76'da artık yaşına rağmen gençlik içinde öne çıkan, ele avuca sığmayan TKP-ML Hareketinin yiğit bir devrimci militanıydı. Bir yandan sivil faşist harekete karşı militanca dövüşüyor, bir yandan ise gençliği komünist hareket saflarında örgütlemeye çalışıyordu. TKP/ML Hareketi Münir yoldaşın önderliğinde o yıllarda Malatya'da önemli ilişkiler yarattı ve birçok militanın kavgaya katılmasına ön ayak oldu.
Yerinde durmayan çalışkan ve yarın devrim olmalıdır şavaşkanlık tutkusuyla ileri atılan Münir yoldaş, profesyonel devrimci olarak devrimci kavgayı büyütmek için Antep'e geçti. 1978'e kadar Antep'te devrimci çalışmalarını coşkuyla sürdüren Münir yoldaş, 1978'in yaz aylarında proletaryanın şehri İstanbul'a ayak bastı. İstanbul'da 1 Ağustos 78 hizbinin örgütsel ilişkileri tarumar ederek güvensizliklerin derinleştiği, herşeyin perişan olduğu bir ortamda İstanbul da örgütsel çalışmalara sıkıca sarıldı ve yoktan var edileceğini 8 aylık kısa çalışma döneminde ilişkilerin toparlanmasında önemli rol oynadı..
Tek bir ilişkiyi değerlendirmek, tek bir toplantı evini elden kaçırmamak, bir lira parayı harcamada bile yüz kez düşünmek ve yoldaşlarına özverinin nasıl olduğunu uykusundan yemesinden-içmesinde kısarak, kendisini komünist harekete adamış bir komünist olarak, örgütün verdiği görevleri büyük-küçük ayrım yapmadan, en kısa zamanda yerine getirmeye çalışır ve bu aynı kararlılığını yoldaşlarına taşırdı. Sabahın erkenin de yollara düşer ve gecenin geç saatine kadar o toplantıdan öbürüne koşarak adeta İstanbul’u boydan boya birkaç kez katederdi.
Yaşı küçük olmasına karşın oldukça zeki ve kişisel özelliklerinden dolayı olgun ve ağır başlı bir yapısı vardı Münir yoldaşın. Oldukça mütevaziydi ve hiç kimseyi kırmazdı. 1979 Nisanında bütün bu başarılı çalışmalarının sonucu TKP/ML hareketi önderliğine seçildi, önderlik içinde Örgüt Büroda görev alan en genç MK üyelerindendi.
O çok ağır bir yükün altına girdiğinin bilincindeydi. Ama devrimci mücadele kendisine büyük görevler yüklemişti ve bu görevlerin altından kalkmak için var gücüyle çalıştı ve 79 Nisan konferansının devrimci talimatlarını sağcılığa karşı savaşımı pratikte hızla aşmak için öne atıldı.
Biliyoruz ki Münir yoldaşın değerlerine ve erdemlerine sahip çıkmak, yeni sorulara fırsat tanımadan hızlı adımlarla inatla ve ısrarla ilerlemektir. Adımları, gitmenin ve kalmanın arasındaki o derin ve o tarifsiz ağırlıkla hesaplaşan ritme uyarak ilerlemektir. Bazen kalmanın daha zor olduğunu anlarız. Kalmak ve bakılan her yerde giden yoldaşların izlerini görerek, hissederek yaşamak. Bu, kalanlara bırakılan büyük bir yüktür aynı zamanda. Bundan kalanların dayanıklı, gidenlerin ise cesur olduğu anlamına gelir.
Çünkü bazen gitmek, alışılmışlığın dışına çıkmak ve bilinmeyenleri keşfetmektir. Keşfetmek, birazda bilinmeyene atılan cesur adımların ürünü değil miydi? Gitmek gerekirdi zamanı geldiğinde. “ Gideceğim” demeden, gitmesini başarmak gerekirdi. Öyle tek başına gitmekte mümkün değildi. Giden, her şeyi ve herkesi beraberinde götürürdü. Kalabalık giderdi giden. Döndüğünde ise, buldukları giderken ardında bıraktıkları gibi olmayacaktı hiçbir zaman!.. Bunu biliyordu… İşte o gün, böyle hızlı adımlarla gitti hemde erkence beklenmedik bir anda Münir yoldaş.…
Karanlık gecenin derinliklerine diktiği gözleriyle, yıldızları izledi bir süre. Kalbinden suya son nefesini bıraktı, biraz daha yaşamak istedi. Daha böyle böyle yalnız ve erkence bir başına ölmek istemiyordu. Sevdiklerinden ne kadar uzakta olduğunu iç çekerek fark etti. “ Bizi çağıran fabrikaların-ovaların-dağların mevsimidir şimdi, olmamalı böyle bir son” diyerek dişlerini sıkıp el salladı yoldaşlarına. Çevresinde olup bitenleri duymuyordu artık. İnce, sıcak ve acı vererek yitiyordu bilinci. “İstedim ki, ölürken kuş ötüşleri olsun yanı başımda. Cırcır böceği keman çalsın, karıncalar bir kez olsun bıraksın işi, yasımı tutsun…” derken zorlandı dudakları. Gözünün önünde bir an Anıları dalgalandı. Acı çeken yüzüne dalgalanan anılarının gülümseyişi yürüdü. Yoldaşlarına verdiği “örgütümüzü hak ettiği yere taşıyacağız “ sözü aklına geldi. Sonra ardında bıraktığı sevdiklerini ve son defa yürüdüğünü bilmediği sokaklar ve sonra kavganın sesleri… Her şehrin bir mevsimi olduğuna inanırdı. Bu şehrin de artık tek mevsimi olduğunu anladı. . Derin bir nefes çekmek istedi. Sızladı hançerlenen yüreği. Yarım kaldı nefesi. Kirpiklerinin gölgesinden küçük ve son kez bir bakış attı hayata... Ve anladı, bir bakış kadar kısaydı yaşam.
Hatıralarının kalanında Münir yoldaşı yoldaşları her alanda yaşatacaktılar. Çünkü, hatıralar Onlar, yaralardan daha uzun yaşarlardı!
İnsan yaşamına gölge düşüren burjuva kapitalist sistemin, gölgesiz, yüzsüz, kalpsiz, karanlık elleri o gün kaybettirdi onu. Münir yoldaşı kaybedeli 38 yıl oldu. Sıcak bir gündü soluğu gündüzün içinde insana ve canlılara yaşam veren suda ağır-ağır kesildi. Yüzündeki gülümseme öylece donup kaldı. Yıldızlara diktiği gözlerini asla kapamadı. Kalbinin üzerindeki eli yana düşürmedi. Eli, üzerinde kaldı yoldaşlarına devrettiği devrim ve sosyalizm bayrağı. Sen rahat uyu Münir yoldaş devrettiğin komünizm sancağı asla yere düşmeyecek ve yarattığın değerler unutulmayacaktır.

Komünist Önderler Ölümsüzdür..!

13 Mayıs 2017 Cumartesi

18 MAYISIN ANISINA Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya ve Önderlik Sorunu…!


 Kuşku yok ki  18 Mayıs denince akla; komünist önderlik, eskiye vurup yeniyi kurma, tapuları parçalama ve dipten doruğa baskı ve zulüm kusan faşist gerici burjuva devletine karşı  cepheden savaşa tutuşarak, feda ruhu içinde öne atılmak, yapılmaz deneni yapmak ve teori ile pratiğin uyumuna özen göstermek ve devrim-sosyalizm için kendini feda etmek gelir. 50.yıllık revizyonist-reformist kuşatmayı yararak TKP-ML hareketi nezdinden 24 Nisan 1973 tarihinde komünist hareketi ayakları üzerine diken İbrahim Kaypakkaya yoldaş, bir yıllık bir devrimci faaliyetin ardından 24 Ocak 1973 yılında Vartinik-Mirik mezrasında jandarmanın operasyonunda yaralandı. Beş gün ağır kış koşullarında dağlarda barınmaya çalıştı. Donma tehlikesi nedeniyle bilmediği bir köye indi. Köyde bir öğretmenin ihbarı sonucu Fehmi Altınbilek’in önderliğindeki devlet güçlerince gözaltına alındı. Uzun bir süre karlı ve buzlu yollarda yırtık ayakkabıyla yürütülerek Elazığ’a getirilip zaman geçirmeden Diyarbakır’a götürülerek işkenceye çekildi. Diyarbakır zindanlarında tam 3.5 ay en ağır işkencelere maruz kaldı. Tırnakları çekildi, donmuş ayak parmakları kesildi, her türlü işkence yöntemlerine baş vuruldu ama ser verip sır vermeyen komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşın  direniş duvarına  vurup geriye düşmekten öte bir anlam ifade etmedi.
 Dahası ağır işkenceler altında politik düşüncelerini ifade etmekten geri durmayan Kaypakkaya yoldaş, örgütü ve yoldaşları hakkında tek söz etmedi. Zor dönemin ön açıcı önderi olduğunu hem teorik-politik alanda ve hem de örgütsel pratik alanda yoktan var ederek, taşı taş üstüne koyarak ortaya koydu. Bu teorik-politik çözümlemeleri ve  örgütsel-pratik alandaki kararlılığı, işkencede ser ver sır vermeme direnişçiliği Kaypakkaya yoldaşın ortadan kaldırılmasının temel gerekçesi yapıldı.
 Ortaya koymuş olduğu komünist çizgisi devlet tarafından oldukça tehlikeli bulunan ve Kemalist devletin gerçekliğini çözümleyen Kaypakkaya yoldaşın katledilmesine karar verildi. Yaralarının iyileşmesine ve mahkemeye çıkma beklentisi içindeyken 18 Mayıs 1973 yılında İbrahim Kaypakkaya yoldaş Diyarbakır zindanında kalmakta olduğu hücresinde ağır işkenceler sonucu parça parça edilip kurşunlanarak katledildi. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşın işkencede parça parça edilerek katledilmesinin 44.yıldönümündeyiz. Kaypakkaya yoldaş sıradan bir önder değildi. Koşulları içinde nasıl bir kuşatmayı yararak komünist hareketi gün yüzüne çıkardığını onun özel hamurdan yoğrulup özle iplikten dokunduğunu gösterir. 44.yılında Kaypakkaya yoldaşı anarken bugün devrimci ve komünist hareketin sıkıntı çektiği ve geriye düşüşün önemli nedenlerden birisi olan  komünist önderlik sorunu nedir  ve  anlamak gerektiği üzerinde duracağız.
Biliyoruz ki   önderlik, insanlığın çağlar boyu özlemidir. Neden? Çünkü, her şey onunla yükselmiş, o olmayınca geriye düşüşler ve yenilgiler kaçınılmaz olmuştur. Komünist ve devrimci hareketin Ulusların ve devletlerin güçleri tarih boyunca çıkarabildikleri önderler kadar olmuştur.
Devrim ve Sosyalizm Savaşımında Bireysel ve Kolektif Önderlik Nedir?
Önder demek-gerek birey ve gerekse de kolektif olarak- yol üzerinde olup da, nereye gittiğini bilmeyenlere ve bu yolun ilerisinde neler olduğunu ve sonunda nereye çıkacağını söyleyerek onların ruhsal ve fiziksel gücünü artırmak, yerinde ve zamanında devrimci müdahalelerle güçleri doğru alana seferber ederek, olabildiğince örgüte ve sınıf savaşımının sorunlarına egemen olan demektir.
Herşeyden önce önder demek Kaypakkaya yoldaş gibi devasa sorunları, büyük dertleri küçültüp ve Onları devrimci irade ile yok etmek demektir. Olanaksızlık içinde iyimserliği koruyarak büyük düşünmek  ve bunu yoldaşlarına empoze etmek, fikir ve çözümlemeleriyle  önderliğini kavga içinde kabul ettirmek. Komünist önderlik tüzük hükümlerine dayanarak  otorite sağlamak değil, mücadele içinde cesaretli, mütevazi ve adaletli yaklaşımıyla  yoldaşlarının güvenini kazanmak demektir. Kaypakkaya yoldaş ön görüsü, ikna gücü, kararlılığı ve enginleri fethetme ve politik çözümlemeleri ve ideolojik duruşuyla örgüt içinde önderliğini kabul ettirmiş ve bunu örgütsel-pratik duruşuyla ortaya koymuştur.  Haliyle Kaypakkaya yoldaş bu kararlı ve ısrarlı pratiğiyle  insanların duygularını mahmuzlayarak onları güçlendirmiş ve ayağa kaldırmasını bilmiş. 
 Keza devrimci ve komünist hareket ,uluslar ve toplumlar, önderin yada önderliğin  heyecan, tutku ve isteklerini yakalayınca, amaçlarını da sahiplenmeye başlar; amaca ve hedefe kendilerini adamaları sonunda sınır tanımayan bir dürtüyle de hareket etmeye başlarlar. Bunu Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kurulan TKP-M-L Hareketinin 1.yıllık kısa  süren faaliyet  döneminde, örgütü hem teorik cephede hem de örgütsel pratik cephede var olan güçlere dayanarak ileriye taşıma kararlılığı içinde olması, zindanda örgütün yaralarını nasıl sararak bildiği yolda inatla ve ısrarla yeniden toparlama planları kurması, onun komünist  bir önder olarak yenilgilerden eğilip bükülmeden silkinip ayağa kalkma kararlılığını görürüz.
Yeryüzünde insanların körü körüne bağlılık ve itaat duygusu yerine, bilimsel bir zemin üzerinde  hayal güçlerine hitap ederek etkilemeyi ancak Kaypakkaya yoldaş gibi doğallığıyla bilimselliği birleştirmiş  önderler anlayabilmiştir. Devrimci ve komünist hareketin buhran ve tehlikeli dönemlerden asgari acı ve kayıpla geçebilmeleri, sağlam geleceklere ulaşabilmelerinin tek yolu örgütün önderleri ve militanlarının kararlı ve ısrarlı duygularla, gücünü ve kararlılığını sergilemesi sayesinde çıkılabilir. Bunu öncelikle  önder yada önderlik yapar. Fırtınanın esas gücünün gizlendiği, en sakin görünen yeri, merkezini harekete geçirir.
Birtakım ilkeleri ve kuralları öğrenmiş olmak insanın ne kişiliğini değiştirir, ne de geliştirir. İlkeler ve kurallar devrimci faaliyette  daha iyi nasıl yapılabileceğini öğretmek, daha dikkatli ve özenli çalışma için lazımdır.
Doğa, insan doğası ve tarih merkezli kültür öğrenilmeden önderin de ne olup olmadığı anlaşılamaz. Yetenek doğadan gelir, akıl ve beden olarak sağlıklı birini alır eğitirseniz, verdiğiniz eğitimle kazandığı becerilerini mesleğinde ve işinde kullanır; ister kamu ister özel sektörde kendi sahasında başarılı da olur, ancak bunların "önderlikle" uzaktan veya yakından hiçbir ilgisi yoktur.
Elmasın ham maddesi kayadır. Onlarca işlemden sonra elması elde edersiniz. Ama içinde elmas cevheri bulunmayan bir kayaya istediğiniz kadar işlem yapın, sonuçta elde edebileceğiniz herhangi bir şey yoktur. Bir kayaya sanatla yaklaşırsanız (eğitim verme) sonunda kayayı bir şekil veya biçime getirirsiniz, bu da bir şeydir, ama elde edilen elmas değil, biçim verilmiş kayadır. Kayanın ham maddesi ise sadece binlerce kum tanesidir.
Buradan hareket ettiğimizde önder yada önderliğin değişik özelliklerinden  bahseder.
 ‘Önderlik doğuştan gelir’ diye birşey yok. Önderlik öğretilebilir ve geliştirilebilir. Ama bunun için bireyin öz farkındalığını yaratması şarttır. Bu özfarkındalık olmadan önderlik formatı ortaya çıkmıyor. Genellikle tüm dünyada yanlış anlaşılan bir olgu var: Bir insan ne zaman bir başarıya imza atsa bu insanı hemen bir lider olarak görüyoruz. Herkes kendi çapında başarılara imza atabilir ve kendince iyi şeyler yapabilir. Hatta bunun bir kısmı diğer insanlara da katkı sağlayabilir. Ama önderlikteki kilit kavramlar; uzun vadeli stratejik düşünme, vizyon, faaliyet planları gibi olgulardır ve bir bütünsel mantık için olayı görebilmektir. Sözün özü; kısa vadeli hareket planları içinde davrandığımız için o arzu ettiğimiz ve kafamızda canlandırdığımız ve biraz da şablonsu liderliği göremiyoruz.
Dedik ya önder olarak  doğulmaz.
Kaypakkaya yoldaşın  önderlik tarzında öne çıkanlar ; cesaret, hız, öngörü ve özgüvendir
"Önder nasıl birisidir?" ve "Önder kime denir?" diye merak edip öğrenmek isteyenlerin sadece iki yolu vardır. Birincisi, dünya siyasi ve askeri tarihine geçecek değerde toplumları ve halkları yüceltmiş veya ordularına zaferler kazandırmış kişilerin biyografilerini okuyarak onların mizaç ve karakter yapılarını anlayıp çözmek; İkincisi de eğer bu önderler yaptıklarını kaleme aldılarsa, onları okuyup, hangi hal ve şartta nasıl karar verip bunu eyleme geçirdiklerini öğrenmektir.
Kimse kurşunu havada tutamaz. Kimseye karada yüzme öğretilemez. Kimse bir ördek yavrusunu kartal yuvasında besleyip büyüterek onu kartal yapamaz. Doğanın ve toplumun  yasaları budur. Her şeyde olduğu gibi bu konuda da doğa ve toplum yasalarına karşı çıkma vardır. İnsanlar doğaya egemen olmak ve toplumu yönetmek isterler. Buda kaçınılmaz olarak insanların bilinçli ve örgütlü bir hareket içinde hareket etmeyi koşullar. Önder ve sanatçı doğulur. Bir insanın kişiliği geniş ölçüde atalarından kalma mirastır. Bu yüzden insanın şahsiyeti doğumundan önce geniş bir ölçüde belirlenir. Tıpkı, cevherinde elmas bulunan kayanın varoluşu gibi.
Bir önderin öne çıkan  dört niteliği vardır. Ve değer sırasına göre bunlar; cesaret, hız, öngörü ve özgüvendir. Bunlar doğal önderin sarsılmaz, tarih boyunca değişmez vasıflarıdır.
İnsanlar iyinin ve kötünün, cesaret ve korkaklığın tohumlarını içlerinde taşırlar. İnsanın en değerli şeyi onun canıdır. Beyni de bu canı her türlü tehlikeden koruyacak gibi tasarlanmıştır. Ve öyle çalışır. Canı yoksa; dünya onun için zaten tamamlanmış demektir. Bu nedenle önemli olan tek insan ve bireydir. Önder, idealleri uğruna hiçbir şahsi kaygı duymadan doğanın kaçınılmaz hükmü olan ölümü göze alır. Böyle olmadığı durumda önder yoldaşlarına ve topluma güven veremez.
Korkak bir kişi önder olmaz. Çünkü korku cesaretin düşmanıdır. Dahası korku kendini koruma içgüdüsüyle geliştirilmiş bir duygudur. Korku içinde yaşayan insan asla özgür değildir. Korku gelecek bir kötülüğü beklemektir. Bulaşıcıdır. Çocuklara büyüklerden geçer. Korkunun kendisi insana korkulan şeyden daha çok acı verir. Gerçek eninde sonunda gelip çatacaktır. Onunla hemen yüzleşmek en iyisidir. Dünyada her şey cesaret ve şiddetli arzu ile gerçekleşir. Cesaret kaybolunca yenilgi kaçınılmazdır. Korku bütün meziyetleri de gölgeler ve engeller. Orta kırat bir insan tehlikeden önce çekingen, tehlike sırasında korkak, tehlike geçtikten sonra cesur olur.
Ölüm de doğanın gücüdür. Hiçbir canlı ölümle baş edemez. Bu eninde sonunda  olacaktır. Korkarak, kaçarak yapılacak bir şey yoktur. Üstelik, eğer korkuyla yaşarsan ve dillendirirsen ölüm seni mutlaka herkesten önce yakalayacaktır.
Ölüm bilinci ve tüm istek her türlü korkuyu kökünden söker atar.
Sürat. Bu erdemin de düşmanları; tereddüt, yavaşlık ve kararsızlıktır. İnsanı öldüren bir silahtan çıkıp bedenine saplanan kurşun parçası değil, onun süratidir, hızıdır. İnsan bedenine çelik, demir, çivi veya bir başka metal yerleştirin onunla yaşar. Ama karşıdan bunların bir santimi bile geçmeyen küçük bir parçasını süratle atarsanız ölür.
Önderdeki cesaret ve sürat her işin başı ve çözümüdür. Onun için her şeyde ve her faaliyette daima cesaret ve daima sürat şarttır.
Öngörü; doğrudan bilme, yol gösterme, içe doğmadır. Politik deney, tecrübe ve ruhsal algılama yoluyla gelen bilgidir. Geleceği tahmin yeteneğidir. Fesat, kıskanç, art niyetli, önyargılı, şüphe ve endişeyle yaşayan, doğa algısı düşük, zayıf ruhlu insanlarda böyle bir yetenek bulunmaz. Duyguları doğal haliyle ve bütün uçlarıyla açık, tüm canlıları algılamaya yönelik berrak bir ruh sezgi gücüne sahip olabilir.
Tam anlamıyla öngörü, elbette ki sadece "önder" doğasında bulunabilir.
Özgüven, bir ruh halidir. Önderin özgüveni; inancının derinliği, heyecanının yüksekliği, görüşün genişliği ve sevgisinin ölçüye vurulamazlığından gelir.
Özgürlüğü temel alan ve cesaret, hız, öngörü ve özgüvenden oluşan bir ruh ve bunlarla beslenen bir irade yoksa, insanların ahir ömürlerinde peşlerine düştükleri her şey sıradan ve amaçsız gelmeye başlar. Bu hal tepeden yırtıcı bakışıdır ve aşağıda duran, sürünen, koşan, saklanan, uyuyan, birbirini avlamaya ve aldatmaya çalışan her şeyi çok geniş alanlarda keskin bir şekilde görür.
Önder, doğa ve insan doğasından hareketle sıradan insanların şiddetli özlemleri olduğunu bilir. Bunlar severler, nefret ederler ve isterler. Önderlik, tamda bunları kalıba dökmenin adıdır. Önderlik,  adalettir, uygunluk  ve uzmanlaşmaktır  önderin değişmez ölçüsüdür. Hiçbir zaman aslanı kediye boğdurtmaz.
Önder, sel haline gelmeden suyun önünü almasını bilir..!
Dünyanın hiç bir yerinde saksıda önderler yetişmemiştir. Önder, dayanıklılığını enerjisinden alır. Önderlerin yaşamları incelendiğinde bir önder kendini gösterir göstermez ona karşı şiddetli bir mücadelenin başladığı görülür. Saman dolu kafalar aralarında bir kıymet ifade eden kafaya tahammül edememiş ve ona karşı müşterek bir kinle hücuma geçmişlerdir.  İnsanlar doğayı tanımadığı için sürekli mutlu olamaz. Bu durum bencilliği ve egosu yüzündendir. Bunlar da onu, "Ne ise o olmayı reddeden" tek yaratık haline getirmiştir. Her fırsatta haklarından bahsederler, halbuki; hakları kadar sorumlulukları vardır. Önder bunu onlara öğretir ve kanıtlar. İçtenlik ve dürüstlüğün insanın birinci vasfı olduğunu da belleklerine nakşeder.
Önder, sırf insanlar beni sevsin diye hiçbir şey yapmaz; buna ihtiyaç da duymaz. Bir sözün içinde söylenen şeylerin önce sözün sahibinde bulunup bulunmadığına bakar. Konuşulurken söylenen sözlerin değil, ses tonunun doğru söyleyip söylemediğini bilir. Saatlerce konuşup hiçbir şey söylemeyen, lüzumsuz laflarla bir fikri işe yaramaz hale sokanlar, bir papağandan başka papağana aktarmalara hoşgörü göstermez. Çünkü hoşgörü katlanmak demektir. Önder katlanmaz.
Önder, tarihin, felsefenin, edebiyatın, doğa ve insan bilimlerinin usanmak bilmeyen bir öğrencisidir. Özveri ve militanlık olmadan salt teknikle insanların ruhuna girilemez. Tecrübe ve doğru bilgiler insanların kendileri ve çocuklarının gelecek yaşamdaki tehlikeler ve belirsizliklerden kurtulmaları içindir. Hazır olmak için bunlar şarttır. Eğer fikren, ruhen ve bedenen hazırsanız, belki burnunuz kanayabilir, ama kesinlikle kırılmayacaktır.
İnisiyatifsizlik ve özgür olmama; düşünce tembelliği yaratır. Beyinlerde bilgi, yargı, kavrayış ve anlayış olmazsa makine durur. İnsanların düşünceleri ve hareket serbestilerinin ezilmemiş olması gerekir. Bu şekilde yetişmemiş bireylerden oluşan toplumların başlarına nelerin gelebileceğini tahmin etmek zor bir şey değildir. Böyle bir toplumun güç olarak tanımlanması ise tam bir aymazlıktır.
Sorumluluk duymak ve sorumluluğa atılmak yüce bir erdemdir. Özgüveni olmayan insanlar sorumluluk alamazlar, haklarını arayamazlar.
Komünist bir önderlik yoksa mücadele de başarıyı yakalamakta güçtür.  Önder, insanlara haklı oldukları mücadeleden asla korkmamayı aşılar.
Önder, bir örgüt yada toplumu yükseltmek isteyenin o toplumdakilerden daha yüksek bir karakterde olması gerektiğini bilir. Önder, doğa gücünü insan seçimlerinde iyi kullanır. Çürük tahtadan oyma yapılmayacağını bilir. Genç kaya, iyi ve sert kayadır. Bir mücadelenin ağır yükünü ancak gençlerin kolları kaldırabilir, uzun ve şiddetli solunumu ancak onların akciğerleri yapabilir.
Önder, sel haline gelmeden suyun önünü almasını bilir; kimse bir kütük yığınını arkadan iterek öne doğru hareket ettiremez. Ve kimse, atıl bir buhar yığınından şimşek çıkaramaz. Güçlükler insanın ne olduğunu gösterir, her şeyin değeri zorluğundadır. Ne tip mücadele olursa olsun yenilmesi gereken fizik değil, ruhtur. İnsanların ruhu bükülmeden yenilgi olmaz.
İnsanları mutluluk hallerinde anlamaya çalışanlar yanılırlar. Onları felâket anlarında tanımak gerekir. İnsanları tanımanın mihenk taşı zorluktur. Bir kişinin gerçek karakteri de tarihinin önemli buhranlarında meydana çıkar.
İnsanlar öyle veya böyle kendilerini emniyet içinde hissetmezler. Düşünüldüklerini ve sevildiklerini bilmeye ihtiyaçları vardır. İnsanın en önde gelen ihtiyacı "adam yerine konmak"tır. İbrahim yoldaş yoldaşlarına her daima değer verdi ve Onların düşüncelerine  baş vurmaktan ve olumlu özelliklerini geliştirip olumsuzluklarına karşı mücadele etmekten geri durmadı. O insanlara  hep doğruyu söyledi ve Onlara. Doğruları pratikte kendilerinin tartmasını salık verdi
Bir insan başka bir insana herhangi bir şey öğretemez. Öğrenme isteği duyan kişi öğrenir. İnsan kendi kendine öğrenir. İnsanlara hedefi verin; onları hazırlayın ama yollarında durmayın, ilerlemeyi izleyin fakat kimse nefesinizi ensesinde hissetmesin.
Hiç kimse bir yengece düz yürümesini öğretemeyeceği gibi, çürük elmalardan da fazla seçim olmaz. Mazeret kültürü; tembellerin, kaygısızların, işi arsızlığa vuranların kültürüdür. Toplumun en büyük uyuşturucusudur. Bu sorumluluktan kaçma ve özgüven eksikliği ile birlikte, uyku ve mahkum olma halidir. Bunlar, "keşkeciler" ve "dur bakalım ne olacak" grubuna dahildirler. Karar verme ve tahmin yeteneklerinin olmayışı, korkuya esir düşmelerinden kaynaklanır. Sinirleri zayıf olan insanlar karamsar olurlar. Çevrenizde bunlardan varsa, sizin de ruhunuzu karartırlar. Hiçbir işe yaramayanlar da birer itiraz hastalarıdır.
Muharebelerde korktuğun şey, beklediğinden daha çabuk başına gelir. Önder ölümü küçümsettiğinde, herkes bütün korkularını yenmiş olur. Savaşta cesur insanlar yaralandıklarını bile hissetmez. Zamanı gelmeden kimseye hiçbir şey olmaz. Gemi batacaksa, limanda bile batar.

Haliyle komünist önderin bir davranışı bin sözcükten daha değerlidir. İşte Kaypakkaya yoldaş kısa ama yaşadığı dönem içinde her daima sıra dışı bir önderlik profili çizdi ve hem teorik-politik ve hem de örgütsel pratik alanda bir örgütün önderi olduğunu ispat ettiği gibi aynı zamanda teori ile pratiğin uyumu konusunda tutarlı bir hatta yürümeye çalıştı. Nitekim yıllar geçmesine rağmen Kaypakkaya yoldaşın önderlik boşluğunun doldurulamamış olması da bu gerçeği tartışmasızca açığa seriyor. Kaypakkaya yoldaşı andığımız bir 18 Mayısta bir kez daha  vurgulamak istiyoruz ki, Kaypakkaya yoldaşın önderlik özellikleriyle donanarak Onun yarım bıraktıklarını tamamlayacağımıza bir kez daha söz veriyoruz.

4 Mayıs 2017 Perşembe

DERSİM KATLİAMI TÜRKLEŞTİRME VE SÜNNİLEŞTİRMENİN ADIDIR..!


Tarihe 4 Mayıs 1937 yılında başlayıp 1940 yılına kadar devam eden ve binlerce Alevi Kürdün kırımdan geçirildiği ı Dersim katliamının 80.yıl dönümü. Aslında Dersim katliamı coğrafyanın tümüyle Türkleştirme, Sünnileştirme yani Türk ve Sünni olmayan halkların yok edilmesi politikasının açık bir ifadesidir. Başta şunun altı çizilmelidir ki, katliamın başında dönemin devlet yöneticileri M.Kemal, Celal Bayar, İsmet İnönü ve genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak bulunmaktadır. Haliyle önceki Kürt katliamları gibi Dersim katliamı da T.C. devletinin Kürdistan’ı İslah etme- iyi bir hale koyma, iyileştirme, düzeltme-reform- planının bir uzantısıdır.
1925 de Şey Sait’in önderliğindeki Kürt İsyanı’na katılmamalarına ve üstelik bazı aşiretlerin devlete destek olmalarına rağmen, Kemalist iktidarın “Cumhuriyet Hükümeti için bir çıban” olarak gördüğü Dersim’de tedip- uslandırma-, tenkil - uzağa gönderme, uzaklaştırma.herkese örnek olacak ceza verme- ve tehcir-sürgün-göçertme- 1926 yılında başladı. 4 Ekim 1926 tarihinde Albay Mustafa Muğlalı komutasında Koçuşağı aşiretine karşı yapılan askeri harekat Ovacık, Çemişgezek, Erkek, Beylan, Amutka ve Yılan Dağı bölgesinde yaklaşık bir ay kadar sürdü ve geriye yüzlerce ölü, sürgün ve yıkımlar kaldı.
Daha sonraki süreçte “Vergi ve asker vermeye yanaşmadıkları, Kürtlüğü yaydıkları ve isyanlara destek verdikleri” gerekçesiyle isyan potansiyeli taşıyan Dersim’deki her Kürt aşiretine karşı tedip, tenkil ve tehcir harekatları yapıldı. Bu harekatlarda köylerde uygulanan teröre karşı aşiretlerin küçük çaplı direnişlere başlaması Kemalist iktidar tarafından Cumhuriyete karşı “isyan dalgası” olarak tanımlanarak sistemli faşist baskı, terör ve katliamlar yapıldı.
Kemalist iktidarın “Dersim’in Islahı” olarak tanımladığı tedip, tenkil ve tehcir harekatları ile ilgili ilk rapor 2 Şubat 1926 tarihinde Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in bölgede yaptığı incelemelerden sonra yazıldı. 1930 yılından itibaren Ağrı ve Pülümür harekatları ile Dersim sorununu gündemleştiren Kemalist iktidar yaklaşık 6 yıllık bir planı uyguladı.
14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskan Kanunu ile aşiretlerin hükmî şahsiyetleri ortadan kaldırılarak aşiret topraklarına ve mallarına el konuldu. Aşiret efradı göç ettirilerek hükümetin belirlediği bölgelere yerleştirildi. Dersim’in bazı bölgeleri de iskana kapatıldı.
M.Kemal Dersim harekatları ile bizzat ve özel olarak ilgilendi. 1935 yılı Kasım ayında TBMM’nin açılış konuşmasında, “İç idare teşkilatımızı, yurdun Doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat-iyileştirme-reform- programının tatbiki de düşünülmüştür” diyerek düğmeye bastı. Yaklaşık iki ay sonra 25 Aralık 1935’te “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” Meclise sunularak kabul edildi. Bu kanunla “Tunceli” isimli bir Vilayet kurularak Dördüncü Umum Müfettişi olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan bölgeye vali ve komutan olarak atandı. Bu general valiye İngiliz sömürgelerindeki valilere tanınan olağanüstü yetkiler verildi.
1936 yazında Başbakan İsmet İnönü bölgeye giderek “Islah planı” uygulamalarını yerinde inceleyerek M. Kemal’e uzun bir rapor sundu. Aralık 1936’da İçişleri Bakanlığı’nda Bakan Şükrü Kaya yönetiminde Umumi Müfettişler Konferansı yapılarak Dersim’de devlet otoritesinin tesisi için tedip, tenkil ve tehcir politikaları belirlendi.
Korgeneral Alpdoğan bir bildiri yayınlayarak bütün aşiretlerin silahlarını teslim etmesini istedi. Birçok aşiret buna yanaşmadı. Aşiret reislerinin sözcüsü konumunda olan Seyit Rıza, Korgeneral Alpdoğan’la görüşerek Tunceli Kanunu’nun kaldırılmasını ve Dersim için özel bir idarenin kurulmasını istedi. İsteklerin kabul edilmemesi üzerine aşiretler yeni yapılan askeri garnizonlara ve karakollara saldırılar başlattı. 28 Nisan’da İçişleri Bakanlığı durumu şöyle açıkladı:
“Dersim aşiret reisleri, hükümet kuvvetlerini kendi aralarından uzaklaştırmak maksadıyla zaman zaman karakollarımıza tecavüzler yapmışlar ve kuvvetlerimiz tarafından tart edilmişlerdir. Tunceli’ne muhit ve özellikle Kürtlere meskun olan illerde her türlü olayları karşılayabilecek şekilde tedbirli olunmalıdır.”
3 Mayıs’ta hava kuvvetlerine bağlı bir uçak filosuyla havadan ve binlerce askerle karadan bölge kuşatıldı. Genelkurmay Başkanlığı 4 Mayıs’ta Türkçe-Osmanlıca harflerle yazılmış binlerce bildiriyi uçakla havadan atılarak devlete itaat dışında bir seçenek olmadığı anlatıldı. Bu bildiri şöyleydi:
“Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhamet kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor. İçimizde bunu anlamayanlar çoktur ki ona hürmetsizlik ediyor veyahut içinizde bazıları şahsi menfaatler için sizi kurban etmek istiyor. Cumhuriyet Hükümeti bu gereği bildiği içindir ki sizlere son ihtarını yapıyor. Onun size son şartları şudur: Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümeti’ne teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız... Cumhuriyet Hükümeti’nin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk ve çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin... Devlete itaat gerektir.”
İlk direniş 21 Mart 1937 yılında başladı. Altı ay süren direniş 5 Eylül’de direnişin lideri Seyit Rıza’nın görüşmeye çağırma bahanesiyle bir köprüde kurulan pusuda yakalanmasıyla bastırıldı. Seyit Rıza’nın yakalanmasını gazeteler “Türkiye’de son derebeyliğin de imha edildiği”, “Bir efsanenin yıkıldığı” şeklinde yazdı.
İkinci direniş, 2 Ocak 1938’de başladı ve bu direniş de kanlı bir şekilde bastırıldı. 3. Ordu Müfettişi Org. Kazım Orbay’ın komutasında 3 kolordunun katıldığı kapsamlı bir saldırı ile 16 Eylül 1938’de Dersim’deki direnişin bütün mevzileri yok edildi.
Kasım 1938’de TBMM’nin yeni çalışma yılının ilk toplantı gününde M. Kemal, hasta olduğu için Başbakan Celal Bayar’a okutturduğu yazılı söylevinde şöyle demişti: “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman aşırı bir duruma giren Tunceli’deki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmaların sonucu olarak kısa bir zamanda ortadan kaldırılmış, o bölgede böyle olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.”
Dersim’de devlet zalimlikte sınır tanınmadı. Dersim’de hem Kürtlük hem de Alevilik büyük bir mezalime maruz kaldı. İnsanlar topluca mağaralara kapatılarak kimyasal gazlarla öldürüldü. Uçurumlardan atıldı. Kurşuna dizildi. Uçaklarla bombalandı. Dersim’in her yanı yakıldı, yıkıldı, Cumhuriyet tarihinin en büyük toplu katliamları-14 bine yakın insan katledildi- yapıldı. İnsanlık onuru ayaklar altına alınarak bir halkın dili, tarihi, kültürü, inancı yok edilmeye çalışıldı. Ama bu zalimlik hiçbir zaman unutulmadı. Katliamların tüm detayları ağıtlarda kaldı. Acısı yüreklerde dinmedi.
1925-1938 yılları arasında uygulanan inkar, imha, Türkleştirme ve Sünnileştirme politikaları için artık sözün bittiği yerdeyiz. Şimdi yapılması gereken şey, Dersim’in direniş ruhunu yaşatmak, Dersim’i unutmamaktır. Dersim’i Roboski’yi, Sur’u, Cizreyi, Şırnakı, Yüksekovayı unutmamaktır. Herşeye rağmen özgürlüğü için Serhildanlara kalkışan Kürt halkının direnişini unutmamaktır. Ve bütün bunları hatırlamak, onurlu bir barış ve Kürt ulusunun kendia kaderini tayin hakkı için mücadeleyi daha sıkı bir şekilde örmektir.
Aslında başında Erdoğan’ın bulunduğu AKP faşizmi Dersim katliamını CHP’nin sırtına yıkarak Celal Bayarları-Menderesleri temize çıkarmaya çalışıyorlar. Erdoğan bir yandan Dersim katliamını CHP’nin sırtına yıkmaya çalışırken öte yandan bugün Roboskide, Surda, Şırnakta, Cizre de, Kürt katliamlarına devam ediyor. Böylece Erdoğan ve şürekası devleti, Kürt katliamlarından, inkar ve imha politikalarında uzak tutmaya çalışıyor. Haliyle Osmanlıdan günümüze Kürt isyanlarıyla yüzleşmekten kaçıyor. Bu bağlamda Dersim Katliamı’na ait tüm devlet arşivleri açılmalı, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalı, Dersim’in ve diğer Kürt illeri ve tüm yerleşim yerlerinin adları iade edilmeli, katliamlardan arta kalan kız çocuklarının isimleri katliamlardan arta kalan kız çocuklarının isimleri ve nerelerde oldukları açıklanmalı ve daha da önemlisi devlet,  Dersimde yaşananların  sistemli bir katliam olduğunu kabul ederek, Dersimlillerden özür dilemelidir.

Dersimi Unutma Unutturma Yoksa Katliamlar Sona Ermez..!

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 Mayıs’ta faşist kuşatma ve yasakları yarmak için her yerde alanlara Taksim’e çıkalım

İşçiler, emekçiler, devrimciler, sosyalistler;

Türkiye’de sermaye ve faşist iktidarlar, işçi sınıfı ve sendikal örgütlerinin bedeli kanla ödedikleri, bu nedenle de büyük simgesel önem taşıyan Taksim 1 Mayıs alanını emekçilere hep kapalı tuttu. Bugünde faşist diktatörlük 1 Mayıs düşmanlığını ve korkusunu, 1 Mayıs’ın 1 Mayıs alanı Taksimde kutlamasına yasak koyarak sürdürüyor. Bilindiği üzere 1 Mayıs Türkiye de uzun yıllar ya bahar bayramı adıyla yozlaştırıldı yada yasaklandı. 1 Mayıs yıllar süren işçi ve emekçilerin,devrimci ve sosyalistlerin can-kan pahasına yürüttükleri ve uğrana onlarca şehitler verdikleri, zorlu mücadeleler sonucu resmi bayram olarak kabul edildi ve 1 Mayıs alanı Taksim’e konulan yasak parçalandı.. 

Neki İşçi ve emekçi halk düşmanı AKP faşist dinci iktidarı Taksimi işçi ve emekçilere yeniden yasaklayarak, günler öncesinden başlatılan operasyon ve tutuklama terörüyle 1 Mayıs korkusunu sürdürdü ve sürdürüyor.

Her fırsatta sermaye devletinin güvenliğini bahane eden AKP faşizmi, 1 Mayıs düşmanlığına devam ediyor. İşçi ve emekçiler bakımından sembolük önemi olan Taksim’i 1 Mayıs kutlamalarına kapatan AKP faşizmi, yaşanmış tarihi unutturmaya ve emekçilerin direniş günlerini yozlaştırmaya çalışıyor. Nasıl ki 1 Mayıs zorlu mücadelelerle resmi tatil günü olarak koparılıp alındıysa, aynı şekilde 1 Mayıs alanı Taksime konulan yasak zinciri de direnişle kırılacak ve 1 Mayıs kutlamaları özgür olacaktır. 

Biliyoruz ki faşizmi ve sermeyenin egemenliği koşullarında cesaretli, inatçı ve zorlu bir savaşım verilmeden, hakların alınması mümkün değildir. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB'un 1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanı Taksim’den kutlamakta vazgeçmeleri ve yönlerini Bakırköyde kutlamaya çevirmeleri, onların bir yandan daha dün her durumda emekçiler bakımından sınıfsal ve sembolük değeri olan 1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanı Taksim’de kutlamaktan ısrar edenlerin, bugün düne göre değişen birşey olmadığı halde Taksim ısrarında vazgeçmeleri, devletin dayatması ve yasağı karşısında geri adım atmaları, Erdoğan önderliğindeki kaçak Saray iktidarının karşısında Gezi’den hayıra taşınan emekçilerin eşitlik ve özgürlük direnişinin daha güçlü olarak 1 Mayıs kutlamalarına taşınmaması ve yasak savma babında 1 Mayıs’ın yasal alanlarına hapsedilmesi anlamına gelmektedir.

Dahası sendikaların ve mesleki kitle örgütlerinin İstanbul 1 Mayıs’ını faşizmin çizdiği sınırlar içine hapsetmeye çalışan legalist - reformist tutumları, haklar direnerek alınır ve korunur gerçekliğinden uzaklaşmak anlamına geldiğinin bilincinde olmalıyız. Buradan olarak 1 Mayıs Katliamı’nın 40. yılında Saray rejiminin gerici önderliğinde faşist dinci AKP diktatörlüğünün provokasyonlarına, tehditlerine ve yasaklarına hayır diyerek, işçiler, emekçiler ve devrimciler salt elbette insanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur. Demek ki anılarımız geleneklerimiz, vicdanımız, belleğimizdir. Unutmaksa vicdansızlık. 1 Mayıs’ı unutmayacağız! Çünkü 1 Mayıs, bizim geçmişimiz değil geleceğimizdir.

Doğru; derin bir iç çekiştir 1 Mayıs… Kederimizdir, yarım kalan coşkumuzdur. Ama o gün, iş, ekmek, özgürlük ve barış türküleriyle Taksim’e yürüyen insanlar, bu alanın adını ‘1 Mayıs Meydanı’ koydular.

Burjuvazinin her “yasak”ı, yerle yeksan edilmek içindir…

Sakın ola unutulmasın / unutturulmasın: Üzerine konan yasak işçi sınıfı mücadeleleri açısından gayri meşru olan Taksim Meydanı, onlarca emekçinin “Uğruna can verilecek kadar sevdiği şeydir!”

Hayır; asla ve kat’a vazgeçmeyeceğiz Taksim’den; daha kaç 1 Mayıs “savaşa” gider gibi gideceğimizi bilmesek de oraya.

Buradan olarak, KP-İÖ, tüm işçi ve emekçileri, devrimci ve sosyalistleri  1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanı Taksim de kutlamak için, 1 Mayıs günü Taksim’de olmaya çağırıyor. Tüm işçi, emekçi ve devrimci güçleri İstanbul da 1 Mayıs günü Taksim’i özgürleştirmek için Taksim de bulaşmalı ve faşist diktatörlüğün yasakları parçalanmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs! Biji yek gulan !
Yasaklar kaldırılsın! Taksime özgürlük !
Faşizme ölüm halka özgürlük!
Yaşasın Komünist Parti-İnşa Örgütü!

Mayıs - 2017
KOMÜNİST PARTİ-İNŞA ÖRGÜTÜ (KP-İÖ)

28 Nisan 2017 Cuma

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasında neden ısrarlı olunmalı?

Bir avuç egemenlerin değil, milyonlarca emekçilerin; güçlülerin değil, zayıfların; zenginlerin değil, yoksulların; iktidarın değil, hep muhalif olanların; patronların değil, işçinin; sistemin değil, sistemin dışladığı “öteki”lerin bayram günüdür 1 Mayıs birlik,mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs!

Peki neden 1 Mayıs Taksim’de kutlanmalıdır?

1 Mayıs 1977’den beri canıyla ruhuyla Taksim Meydanı’na zaten yerleşmiştir. Ne devlet, ne vali söküp atabilir onu oradan, ne de TOMA’lar, panzerler!

1 Mayıs’ta işçilerin ve emekçilerin Taksim’e çıkma talebinin haklı olduğuna kuşku yoktur ve olmamalıdır da! Ülkeyi, dünyayı ayakta tutan, emeğin kenti İstanbul'da yüreğinde boy verdiği gündür çünkü o. Her işçi kentinin, tam yüreğinde, kendini tüm görkemiyle açığa çıkartır emek 1 Mayıs’ta…

Evet, 1 Mayıs, işçinin ve emekçinin bayramıdır. Ama sadece bu kadar değil. Ne der 1 Mayıs Marşı’nda; “Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”dır aynı zaman da.

Yani emeğe önem veren, mevcut dünya emperyalist kapitalist düzeninde emeğin konduğu yeri görebilen, şu dünyanın işleyişine bakıp “Bir yerlere bir terslik var,” diyebilen herkesin bayramıdır.

1 Mayıs, devletin istediği gibi, boynunu büküp ekmeğinin peşinden koşanların değil, başkaldıranların bayramıdır.

Bu yüzden “provokasyonlardan uzak...” diye başlar devletin 1 Mayıs mesajları. 1 Mayıs’ı ruhundan uzaklaştırıp, kuru kuruya “emekçilerimiz bizim canımızdır,” seviyesine çekmek ister devlet.

1 Mayıs, devleti rahatsız eden bir ruhtur.

Nihayetinde şunun, bunu değil, -mavi veya beyaz yakalı fark etmez- emeğin, işçi sınıfının yani ürettiği balı yiyemeyen arının bayramıdır.

Haramilerin saltanatına korku yaşatıp, tarihsel direnişi aydınlatarak Enternasyonal’in söylenmesi gereken gündür.

İşçi ölümlerinin tavan yaptığı, patronun ve sermaye sahiplerinin yüceltildiği, bankaların, patronların ve ticarethanelerin daha çok rant için insanları ve emeklerini sömürdükleri yerkürede alayına isyandır!

Sürdürülemez kapitalizm dünyasında, “yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde / gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider,” diye haykıran 1 Mayıs muktediri korkutan başkaldırıdır.

Bir kez daha belirtelim; “kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette” diyerek zalimin zulmüne direnişin gününde, olağanüstü hale; sokağa çıkma yasağına karşı yine ve yeniden Taksim’e gideceğiz 2016’da da…

Zorbalıklarından asla korkmuyoruz. Biz kimsenin emeğiyle, hakkıyla, canıyla oynamadık. Biz kimseden bunların yapılmamasından daha fazla bir talepte de bulunmadık. Bugün korkmayanların günü, biz korkmuyoruz. Biz; zaten bizim olan bu günü, zaten bizim olan sokaklarda, meydanlarda, zamanında bizlere onurlu bir gelecek bırakmaktan başka derdi olmayanların kanlarını döktükleri yerde, bir neslin sesini çıkarırsa neler olabileceğini gördüğü, bir neslin dayanışma içerisinde olursa neler olabileceğini gösterdiği yerde, bir ulusun direnişinin simgesi olan yerde, Taksim’de “kutlamaya” gidiyoruz. Korkmuyoruz. Kutlamalar yapılmaz, sloganlar atılmaz, halaylar çekilmez de canlar yakılırsa eğer, kanlar dökülürse; korkanlardan bilin...

İşbirlikçi tekelci sermaye ve hükümetleri 1 Mayıs’tan korkarlar. Baskı, şiddet ve yasaklarla bastırmak isterler. Korkularından ötürü 1 Mayıs’ta Taksimi işçi ve emekçilere kapatırlar. Onlar gerçekten emekçilerin isyanından korkuyorlar.

Unutmayın: O korkak zalimler, o çirkin TOMA’ları ve gazlarıyla gideceklerdir; zalimin zulmü yanına kalmayacaktır...

Yine, yeniden ve umutla, 2017’de de “Yaşasın Taksim’de 1 Mayıs / Bijî Yek Gûlan!” şiarları, haykırılan sloganlar.

Nâzım Hikmet’cesinden, “Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selam! / paranın padişahlığını / karanlığını yobazın / ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selam!”

Özetin özeti: 1 Mayıs, üreten ve yaratanların, emeğin bayramı, bir yanıyla sömürü sistemini ve egemenlerini yeniden sorgulamanın zamanıdır. İnsanlık tarihinin, üretenlerin yüz yıllar boyu sürdürdükleri mücadelenin kazanımıdır.

Çünkü tarihte büyük günler, büyük mücadeleler sonucu doğmuştur. Bu, 1 Mayıs için de böyledir. İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak 1 Mayıs onun burjuvaziye karşı yürüttüğü kararlı savaşım sonucunda doğmuş ve dünya işçi sınıfının mücadele tarihinde kayda geçmiştir.

“Bir günlük isyan-daha azı değil” diyordu 1885’te yayınlanan AFL-Emek Federasyonu’nun bildirisi; “...Emeğin dünyasını egemenlik altında tutan kurumların sefil sözcülerinin denetimi dışında bir gün. Emeğin kendi yasalarını yaptığı ve bunları uygulamaya koyma gücünü elde ettiği bir gün. Emekçi ordusunun birliğinin yarattığı muhteşem gücün, dünyanın tüm halklarının kaderlerini ellerinde tutanlara karşı çevrildiği bir gün!”

Büyük bedeller ödenerek bugüne gelindi. Bu zamanı ve onların mücadelelerini anmak yükselmek adına 1 Mayıs birlik, dayanışma ve emeğin mücadele günü haline gelmiştir. Tüm dünyada 1886 yılından beri onların takipçileri olan emekçiler mücadelenin, emeğin bayramı olarak kutlamaya devam ettirmekteler.

Türkiye’de 1 Mayıs’lar hep olaylı oldu. Yaşananlar zihnimizin derinliklerinden çıkıp, gözümüzün önüne yansıyor. 1977 yılında, Taksim’de yapılan 1 Mayıs kutlamaları kanlı sonuçlanmıştı. O tarihten itibaren Taksim Meydanı 1 Mayıs’lara kapatıldı.

Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu en önemli şey demokratikleşmedir. Bu Türkiye emekçileri için de acil bir durum ve görevdir. Bugünün içerdiği anlam; yalnızca “bayram” olmakla sınırlı değil. Bunun yanında, bilginin, üretimin, barışın, paylaşımın, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün anlamı ve değeri de bir arada, bir bütün olarak vardır.

Evet, gün birbirimizle sürtüşmenin, çekişmenin ve üstünlük taslamanın günü değildir. Gün farklılıklarımızı birbirimizin önüne set olarak çekme günü de değildir. Gün farklılıklarımızı kendi renkliliklerimiz olarak algılayıp evrensel emeğin bayramı, birleşme ve tek güç, tek yürek olarak bütünleşme günüdür.

1 Mayıs, birlik, mücadele, dayanışma ruhu olarak tüm kesimleri kapsayan bir gün... Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu en önemli şey demokratikleşmedir. Bu Türkiye emekçileri için de acil bir durum ve görevdir. Bugünün içerdiği anlam; yalnızca ‘bayram’ olmakla sınırlı değil... Bunun yanında, bilginin, üretimin, barışın, paylaşımın, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün anlamı ve değeri de bir arada, bir bütün olarak vardır.

1 Mayıs, OHAL ve KHK yasaklar düzeninin derinleşerek devam ettiği ve tek kişilik şeflik yönetimiyle faşist diktatörlüğün pekiştirilmeye çalışıldığı böyle bir iklimde kutlanması, her türlü faşist saldırı, baskı, sınırsız sömür ve dinci - şoven milliyetçi kamplaşma ve etnik düşmanlıklara karşı tüm Türkiye halklarının mücadelesinin ifadesini de içeriyor. Eşitlik, özgürlük ve mücadele ve örgütlenme ister. 1 Mayıs ancak bu bilinçle gerçek anlamına ve sınıfsal özüne kavuşturulabilir, sömürü ve zulüm çarkının bezirganlarının korkulu rüyası haline gelebilir ve halkların gerçek birliği bu sayede sağlanabilir.

Tüm haklılığına, meşruluğuna, ulusal ve uluslararası mahkeme kararlarına rağmen 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması bir kez daha yasaklanmak isteniyor.

Tüm engellemelere rağmen Taksim 1 Mayıs Meydanı’dır ve yasaklanamaz. Tüm işçi,emekçi ve devrimcileri geleneğimize sahip çıkmak ve faşist kuşatmayı yarmak için 1 Mayısı 1 Mayıs alanı Takism’de kutlamaya çağırıyoruz!

Taksim’e yasak konamaz! Taksim emekçilerindir!
Yaşasın 1 Mayıs! Biji yek gulan!

30 Mart 2017 Perşembe

30 Mart 1972: Kızıldere Katliamı

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın 12 Mart darbesinden sonra idam edilmelerini engellemek için, Mahir Çayan ve arkadaşları NATO üssünden kaçırdıkları İngiliz ve Kanadalı teknisyenlerle birlikte Tokat'ın Kızıldere köyüne geldiler. Mevzilendikleri muhtarın evinde devlet güçleri tarafından öldürüldüler; katliamdan sadece Ertuğrul Kürkçü kurtulabildi.

Tüm dünyayı kasıp kavuran '68 olaylarının da etkisiyle, Türkiye'de toplumsal muhalefetin giderek güçlendiği yıllardı. Türkiye İşçi Partisi meclise milletvekilleri soktu, birbiri ardına devrimci örgütler ve partiler kuruldu. Sendika, toplu sözleşme ve grev yasaları hakkında verilen ve esas olarak Türk-İş'ten DİSK'e işçi akışını engellemeyi hedefleyen kanun teklifi sonucu yaşanan 15-16 Haziran işçi eylemlikleri sonucunda, İstanbul ve Kocaeli'nde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün bunlar egemen sınıfın giderek daha büyük bir paniğe kapılmasına neden oldu.

9 Mart'ta başını Devrim Dergisi yazarlarının çektiği Milli Demokratik devrim cuntasının başarısız darbe girişiminden sonra, 12 Mart 1971 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, diğer kuvvet komutanlarının da katılımıyla meclise bir muhtıra verdi. Adının muhtıra olmasına rağmen, ülkedeki tüm erkleri orduda toplaması nedeniyle, nedeniyle, bu eylem bir darbe karakterine büründü. Ordunun talebiyle Nihat Erim başkanlığında bir teknokrat hükümet kuruldu ve "Balyoz Harekatı" adı altında Türkiye'deki bütün sol ve muhalif unsurlar üzerinde muazzam bir terör estirilmeye başlandı. Bu harekât ile darbecilerin solun her çeşidine olan düşmanlıkları açıkça ortaya çıktı. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere pek çok kentte sıkıyönetim ilan edildi.

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yakalanarak idama mahkûm edildi. Bunun üzerine Türkiye Halk Kurtuluş Partisi–Cephesi (THKP-C) liderlerinden Mahir Çayan, THKO ile ortak davranma kararı aldı. Mart 1972'de Ünye'ye geçerek, burada bulunan NATO üssünde çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı radyo teknisyenini kaçırdılar. Rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep ettiler.

Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Ertan Saruhan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy ve Ertuğrul Kürkçü rehinelerle birlikte Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne geldiler. Burada muhtarın evine mevzilendiler. Ancak bir ihbar sonucu devlet güçleri köye geldiler. Ağır silahlarla ve bazı köylülerin iddiasına göre NATO askerleriyle birlikte muhtarın evini kuşattılar. Helikopterler de havadan kuşatmayı destekledi.

Mahir Çayan ve arkadaşları rehineleri göstererek hayatta olduklarını kanıtladılar. Ancak kurulu düzene kafa tutmaya cüret etmiş olan bu insanların varlığına tahammül edemeyen devlet güçleri, rehinelere aldırış etmeden ateşe başladı. Evin damında bulunan ve "Sıradan askerleri gönderin, rütbeliler gelsin!" diye bağıran Mahir Çayan, ilk yaylım ateşinde başından vurularak öldürüldü. Devlet güçleri evin içine girerek, rehineler de dâhil olmak üzere herkesi öldürdüler. Otopsi raporları, rehinelerin askerlerce öldürüldüğünü ortaya koymaktadır. Katliamdan sadece alt kattaki samanlığa sığına bilen Ertuğrul Kürkçü kurtulabildi.

Kızıldere katliamı ve ardından gelen idamlar, Türkiye'deki devrimci mücadeleyi derinden etkiledi. Onların kahramanca eylemleri, gençlerin gözünde birer efsaneye dönüşmelerine yol açtı. Çayan ve arkadaşları, devletin yıkılması için parlamentarizmin dışında militan bir devrimci mücadelenin gerekliliğini ortaya koydular. 

26 Şubat 2017 Pazar

Nabi Kırman’ın MLKP-K birlik güzellemesi üzerine

Devrimci Parti’nin yayın organı olan Umut Gazetesi’nde Nabi Kırman imzalı “Birlik Deneyimi: MLKP” başlıklı nispeten geniş bir yazı yayımlandı. Yazı esas olarak MLKP’nin birlik sürecini aktarmaya ve bu birliğin bugüne kadar ki Türkiye devrimci hareketi içinde gerçekleşmiş en olumlu bir birlik örneği olarak sunuluyor.

Kuşku yok ki Nabi Kırman MLKP-K’nın birlik deneyimini hem çarpıtıyor ve olguları atlayarak yaşanmış tarihi kendi kafasına göre kurgulamaya çalışıyor ve hem de MLKP’nin ideolojik-politik ve örgütsel zeminde yamalı bir bohça olarak kurulduğunu gerçeğine görmezden geliyor. 

Daha başta Nabi Kırman’a sormak gerekiyor; madem MLKP birliği bu kadar olumlu ve iyi bir örnekse idiyse neden MLKP'den koptunuz ve neden MLKP kısa bir dönem için birçok ayrılık yaşadı. KP-İÖ’nün ardından MLKP’nin MK üyesi Garbis Altınoğlu ayrıldı, ardından TKİH kökenlilerin başını çektiği MLKP YKH ortaya çıktı, İstanbul’da Spartaküstler ismiyle bir kesim koptu. Yine MK üyesi OH bir çok konuda MLKP’yi sapma içinde olduğu eleştirileri yaparak ayrıldı ve yüzlerce kadro ve sempatizan MLKP saflarını terk etti; -ve neden delegelerin yarısı ve MK üyelerinin önemli bölümü- TKİH kökenli MK üyelerinden bunlardan birisi Ahmet Metin Koyuncu olmak üzere 2 MK üyesi MLKP’yi sağcılıkla suçlayarak koparken, Hareket kökenli MK üyelerinden beşi (KM, OH, MC, PM, SU) MLKP’yi sınıf perspektifinden saptığı sol oportünist bir çizgiye kapaklandığı vb. yönlü değişik eleştirilerde bulunarak, hatta MLKP’yi çürümüş-geriye savrulmuş bir örgüt ilan ederek gemiyi terk ettiler.