24 Kasım 2019 Pazar

18. yıl önce Ölüm Orucu'nda kaybettiğimiz Ali Ekber Barış yoldaşı anarken

Ne yapsam ne söylesem ve ne düşünsem, nereye gitsem hayat, yine de çözüm bekleyen yanların olduğunu biliyorum. Seni köhnemiş bir zindanda tanıdım. Hiç yüzünü görmedim, sesini duymadım ama yazılarını, resimli duygu yüklü mektuplarını fakslarını okudum ve birde ben gidiyorum ama beni ailemi unutmayın diyen vasiyetini. 18 Ekim 2001 yılında KP-İÖ'nün ikinci grup Ölüm Orucu savaşçısı olarak zindanlarda dayatılan teslimiyet ve ihaneti parçalamak için, tam 6 ay bedenini açlığa yatırarak ölümsüzler ordusuna katılan Ali Ekber Barış yoldaşı anmak, onu anlamak ve genç kuşaklara taşımak, bir yerde silkinip yenilenmek büyük önem taşıyor.

Bunun içindir ki, her bir yoldaş öncelikle Ali Ekber Barış yoldaşın yaşamını ve devrimci kavgasını okumalı - ders çıkarmaları ve öncelikle aynayı kendisine tutmalı, ben ne kadar şehit yoldaşlara sahip çıktım ve On’lara verdiğim sözlere ne kadar bağlı kaldım sorularını sorup ve yanıt vermelidir Ne kadar devrimci vicdanımıza dokunduk, ne kadar vefa duygusu içinde olduk.

Hiç yorulmadan dönen bir değirmen taşı olarak gördüm güneşi. Aynı yerde dönüyordu taşları. Onu çeviren zaman, su olmuştu 24 saatlik dilimlere bölünüp. Siyah ve beyaz renkli elleriyle hızlı vuruyordu ki taşlara, hızına yetişmek mümkün değildi. Gecenin gündüzün düşleri arasında, un ufak olan ömür, uçsa da, kaçsa da toprağa düşüyordu sonuçta.

Yer açmak için yenilerine, yeşillerine süzülerek uçtular. Bazen sulara, bazen, bazen taşlara, bazen çimenler üstüne. Uzaklaşıp gitti zaman dönmemek üzere, onları da katarak önüne…

Ve ben geç kalmıştım, bazı gerçeklerin olduğu gibi nitelenmesinde: kuşlara, arılara, çocuklara, otlara, deliğinden takırdayan farelere, yavru kediye, yılana.

Ah yıldızlar. Ne zaman başımı kaldırıp baksam gökyüzüne, yerinizdesiniz. Attığınız demirlerimi gözlerimize değen ışıklarınız. Öyle ise sakın toplamayınız halatlarınızı, kendiniz gibi beni de yerime çivilediniz ve ben geç kalmışım, özlemim durak bilmez yollarında, ihanetin ihanet olduğunu anlamadan, safça yalanları gerçek olarak algılamaktan, hazırlıksız yakalanıp yürüdüğümü anlamak için.

İkilerde mi düğümleniyordu yaşam.? Ateş ile su, yer ile gök, sevgi ile nefret, kadın ile erkek iyi ve kötü hep yan yana mıydı ?.Ben ile ruhun iç içeliğin de yok muydu bir tersliklerimiz, garipliklerimiz.

Hem cenneti, hem cehennemi mi yaşıyorduk aynı anda. Tutunan yanımıza kimler egemen olmuştu böyle? Ve tutulamayan yanımızla hangi uzak ellerde çiçek topluyorduk? Hangi gözlerle sevgi buluyor, hangi yüreklerde aşk arıyorduk. Uçan böceklere ne zaman boyun eğmişlik böyle?

Hep uzaklarda filizlenen duygular değil miydi bizi kendine çeken? Ne olduğunu bilemediğimiz düşler, rengini, soluğunu, biçimini öğrenmediğimiz yüzler değil miydi?

Yüreğimizde ona dokuna bilme umudu taşıdık hep. Pusulasız yollarda, adresiz şehirlerde sokaklar ve evler tanıdık gibi geldi de, parmağımızı uzatamadık bir kapının ziline.

Dimdik bekledik hep, bize bir ses ‘gel’ desin diye. Ama hiç yitirmedik içimizdeki özlemi, devrime olan umudu. Şimdinin nasıl dünü varsa, yarınında bugününü yönelttik özgürlüğe yaşamamız bunun içindir. Mavi bir çiçeğin kokusunu koklar gibi, pınar başlarında yudumlanan bir avuç soğuk su gibi, açlığı bastıran bir lokma ekmek gibi, türkü gibi, marş gibi, şiir gibi, özgürlüğe kanat çarpan kuşlar gibi, hücrede direniş türküsü söyleyen ıslık gibi, ölüm orucunda milim milim ölüme koşan Ali Ekber Barış yoldaş gibi.

Ey sevgili yoldaş, sen gideli kocaman 18.yıl oldu ama hasretin bir türlü dinmedi. Nice acılar ve ihanetler yaşadık sensiz. İhanetler zoru görünce kaçanlar, düzene dönenler. Ama ben seni bir adım gizemime sarıp doldurdum hep yüreğime. Savaşa ve yıkıma karşı mücadelenin etkisi ve emekçilerin sokakları canlandıran sonbaharın kasveti ama devrime dönecek olan devrimci rüzgarın esintisinde, senin umudunu buluyorum yoldaşım. Daha sıkı sarıp sarmalamakta.

Sevgili Ali Ekber yoldaşım: seni anmak tüm güzellikler için dövüşmekti. Seni anlamak halkın acılarını ve yoksunluklarını dindirmek için daha sıkıca sarılmaktı mücadeleye. Seni sevmek daldan kalan sonbahara direnen son yapraktı, gönülden açan özgürlük kuşuydu.

Adeta trenin köprüden son geçişi, nehrin denize son ulaşmasıydı. Ellerini üstümden, sesini sesimden, duygunu gözlerinden ve sözlerimden esirgeme. Seninle yıkılıyım toprak üsten, kar altına, yağmur sularına karışayım. Kavga olup çıkar başını karın altında, inadına filiz veren kardelenler gibi. Başını baharda papatyalarla, çiğdemlerle, nergislerle açtır. Itır kokayım hep yanında yeniden yeniden. Ama sakın ola bana geç kalma deme. Bak kara bulutlar dağılıyor, kavga sesleri geliyor her yerde, vasiyetine bağlı kalıp İnşamız daha da büyütmek için atıyoruz yüreğimizi kavganın kızgın ateşine.

Vasiyetini yerine getirmek için bıçağı daha sıkı bileyliyor ve yarım bıraktıklarını tamamlamak için anılarımızı tazeliyoruz.

Yoldaşın Kemal Çelik