4 Mayıs 2011 Çarşamba

Devrim ve sosyalizm mücadelemizde yaşıyorlar!

6 Mayıs’ın devrimci geleneği sürüyor!
Deniz, Yusuf, Hüseyin kavgamızda yaşıyor!
Ankara’da 1972 6 Mayıs şafağında faşizm THKO’nun önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı darağacına çekerek katletti. 12 Mart faşist diktatörlüğü, emekçilere gözdağı vermek ve devrimci halk hareketinden intikam almak için Deniz’i, Yusuf’u ve Hüseyin’i ipe çekti. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının Ankara’da ipe çekilmesinin üzerinde 29. yıl geçmesine karşın On’ların kaldırmış olduğu devrim bayrağı hep yukarılarda dalgalanırken, On’ları ipe gönderenler bin kez lanetle anılmaktadırlar.

Düşünceyi anlamak için, kavranması gereken iki halkadan biri; onu hazırlamış olan ortam, diğeri; onu esinlemiş olan tasarımın dikkate alınmasıdır. Ortam elbette düşüncenin oluşumunda belirleyici bir etkendir. Düşünceyi geleceğe aktarmada kullandığımız çıkış noktası, yine ortama dayanır. Bizi yöneltebilecek, önceden belirlenmiş bir veri olarak, bir tek değişmez çizgi nedir diye sorduğumuz zaman, yanıtımız geçmiş olur. Bu geçmiş, yani deneyimler, doğaldır ki, insanın geleceği kısıtlar...

Kısıtlanan o deneyimlerden edinilen bilgiler doğrultulsun da, yapılmayan yanlışlıklardır... Deneyimler bize farklı yetiler kazandır... Ve geleceğimize ilişkin tasarımlarımızda, daima geçmişimizi göz önüne alarak yaşarız. Çünkü geçmiş, denenmiş olandır. Aynı zamanda önemli ve işlevseldir. Bunun önemini iyi kavrayın, onu daha işlevsel kılar.

Kargaşa, her bunalım çağıyla at başı gider. '68'i anlatırken bu tümceyle başlamak yerinde olur. Süreç; farklı yerlerde, farklı zaman aralıklarıyla başlamış ve bitmiştir. Bitişi başlangıcından daha hızlı oldu denebilir. Gençlik hareketi olarak nitelense de görece bir şekilde işçilerin de tüm süreç boyunca, eylemlilik içinde olduğunu belirtmekte yarar var. Ortaya çıkışını hazırlayan en önemli sorunlardan biri, ''Vietnam sendromu''dur. Üniversite işgalleri, sokak yürüyüşleri, grevler ve mitinglerde dile gelen seslenişler, esas şekliyle sistemin temel özelliklerine duyulan aşırı güvensizliktir. Kapitalist istemin ''bunalımı'', yığınların ''kargaşa''sına zemin hazırlamıştır.'68 eylemliliklerinde, öğrenci ve işçilerin kapitalist sistemden bilir bir özellik gösterdi.

İşçiler, ekonomik mücadele boyutunu aşamazken, öğrenciler de demokratik haklar ve düzenin ''bunalımı’ndaki belirtilerde kalakaldılar. İşçilerin teslimiyetçi sendikaları; doğru mücadele araçlarını vermekte öngörülü olamadı. Bilimsel sosyalizmin yol gösterici çizgisinin bu dalgalar üzerindeki zayıf etkisi, doğallıkla, ''kargaşa''nın hızlı bitmesine bir neden olarak gösterilebilir. Üstelik kapitalist sistemin kendini çabuk toparlaması, gençlik içindeki unsurları sisteme dâhil ederek ''yumuşatılması'', sisteme görece avantaj sağladı. '68'leri kahramanlık destanlarına dönüştürüp, kendilerince nostaljik takılan ''tatlı su devrimcilerinin'' arada bir kükreyip '68 demeleri, işte bu yumuşatılmanın etkisinden kaynaklanır.

İstisna olan Türkiye'dir. 1965'lerde başlayan süreç, 12 Mart 1971 tarihindeki askeri faşist darbeye kadar, geleceğe miras bırakacak denli engin kazanımlara sahne olmuştur.

Bu süreç, bizde uzun soluklu bir koşuyu andırır. Sistemde duyulan rahatsızlıkla, meydanlarda boy gösteren gençlik; ayırtına vardığı dünyanın içeriğini kavramakta tembel davranmaz. Sanki devrimci bir '68 bırakmak için, canlarını dişlerine takmışlardır. Vietnam, Küba ve Filistin örneklerini tanımaya başladıkça, yapılabilecek savaşımın maddi temellerini oluşturmada acelecidirler. İşçi ve köylü halkın arasında, müthiş bir dinamizm kazanırlar. Verili dünyanın taşıdığı bilgiler, onlar açısında '''öncü'' kavramını hep en önde tutmayı zorunlu kılar.

Gençlik, önderlerini de yaratır. Deniz'ler, İbo’lar, Mahir'ler sürece damgasını vuran gençlik önderleridir. Onlar sayesinde, yeni bir yaşam tarz biçimlenir. Diğer bir deyişle, yaşamlarını ideallerinin hizmetine verirler. Devrimcilik ruhunun gerçek özü bu ince ayrıntıda gizlidir. Bu üç kimlik arasındaki fark, dönemin yetersizliği gibi konumsal bir etkeni göz ardı etmeden, sosyalizmin gerekli olup olmaması değildir. İbo ve Mahir'in konulardaki yetkinliğini unutmadan, Deniz'de simgeleşen '68'lilik, döneme damgasını vurur. Türkiye devrimci hareketi tarihinde özgün bir, yere sahip olan bu üç kimlikte ifadesini bulan 1971 sürecinden, şu çıkarsamayı yapmadan kıyaslayamayız. O çağda oluşturulan fikirler, birbirlerine, başka çağlarda oluşturulan fikirlere benzediklerinden daha fazla benzerler. Deniz, Yusuf, Hüseyin, THKO içinde bulunduğu ya da bulunmadığı tüm eylemlerde, faşizmin boy hedefi, olma özelliğini kimseye kaptırmadı. Protesto eylemlerinden okul işgallerine, mitinglerden direnişlere, her yerde onun önder kimliğini görmek abartı sayılmaz. Onun katıldığı eylemlerde, kitleler daha atak ve cesur davranırdı. Birçok kez cezaevine girdi. Fakat her seferinde, daha bir öfkeyle döner kavganın içine. Davranış tarzı, yaşam biçimi, cesareti, insanların ve yiğitliği, gereksindikleri önder bir kimlik olmasına yetti. İdam edilen değin, ödünsüz bir şekilde kimliğine sahip çıkmada titiz davrandı.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil ve Cihan Alptekin; 4 Mart 1971 tarihinde THKO'yu kurdular. Öyle, yazılı tüzüklerle, önceden oluşturulmuş prosedürlerle donanmış bir işlevselliği yoktur. Doğal kurallarla yürür. ''Öncü savaş'' anlayışını hedef edinirler. Süreç boyunca, Türkiye Devriminin Yolu broşüründen başka pek yazılı bir doküman çıkarmazlar. THKO ve Deniz’lerin Türkiye halklarına sunduğu manifestosudur. Kırlar öncü savaşın başlatılacağı devrim merkezleridir.

Çağdaş şövalyeleri andırırlar. Bu inanmışlık içerisinde, adeta koşarcasına ölüme giderler. Kır onlara yenilgiyi çabuk tattırır. Çoğu düşer kavganın şaha kalktığı yerde, kimi tutuklanır. O güne kadar sergilenen reformcu, bürokratik, revizyonist partilerin sergilediklerinden bambaşka bir yaşam anlayışları, davranış tarzları vardır. Devrimcilik onlarda bir yaşam şekline dönüşür. İpi göğüsleyinceye kadar önder kimliklerine tek bir leke düşürmezler. 6 Mayıs '72'de idam edilirler. Saflık, cesaret ve görkemli bir geçmişi arkalarında bırakarak bizlere ve de geleceğe ilişkin yürünecek yolu göstererek.

Görkemi görünüşte kalan, gelip geçici bir 'an'ın ardından, başkaldırı sonrası dönemlerde elbette, çöküntü yaşanır. Ortalama insan çürür. Geçici yol arkadaşları zorlu dönemeçte mücadeleden terk-i diyar olurlar. Teori ve pratiği ileriye taşıyan, ürünü olduğu hareketin ortalamasının üstüne çıkan ve sürükleyen, dönemi, kimliğinde simgeleyen çağdaş Şeyh Bedrettinlerin tüm eksiklerine karşın, ipe giderken, yiğitliklerini görmezden gelmek erdem olmamalıdır. Doğal davranışları bize kişiliklerini yansıtır. Oysa içinde bulundukları dönemde bunlar birer özelliktir.

Namlunun üstüne yürümeyi kimse onlara örneklenmemiştir. İpe boyunlarını uzatırken haykırdıkları sloganlar, öldükten sonra bizlere bırakılan vasiyetleridir. Özellikleri şu an dahi çoğumuzun sahip olamayacağı tarihsel nitelikli yapılarından gelir. Davaya tutkulu bağlılık, her türlü fedakârlık, tüm bir yaşamın ve hatta alışkanlıkların dahi mücadelenin gereklerine göre düzenlenmesi, varlığını devrime adama ve en önemlisi zafere olan kesin inanç. Varsın kaçınılmaz bir takım zaaflar taşısınlar doğru bir önderlik olmayı versin. Hatta burjuvaziye yakınlıkları dahi söz konusu edilsin... Bütün bunlar anti-emperyalist devrimci demokrat olmalarını göz ardı etme.

71 Mücadelesi’nin kitlelere mal edilmesi ve sahiplenilmesi bambaşka bir dönemi daha taşır. Öyle zamanlar olur ki, kitlelerin devrime kazanılması görevi, belli bir kuşağın aydınına düşer; toplumun tümünü 'tarihsel kısırlığa' hüküm giymekten, ancak onlar kurtarabilirler. O kuşaklar, toplumun geleceğini belirleyen ''karar kuşakları''dır ve eğer ''cepheye koşmayacak olurlarsa'', yalnız kendileri kuşak olarak bozguna uğramakla kalmazlar, tüm halkın bozgununu hazırlamış olurlar. 1971 kuşağının bize miras bıraktığı değerlerin üzerinde henüz yürüyorken, 'geçmiş'e karşı nankör ve inkârcı olmamayı acaba kaçımız becerebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız şey, yalnızca kuramdır; ardındaki gerçek ancak bir başkası öldüğünde bize kalan yalnızlıktır. O halde, Nasıl da yarına kalır yaşayanlar!

Onlar uzun soluklu koşuların yorgun koşucuları değildiler. Bir varmış, bir yok muşlu masallara hiç konu olmadılar. Çünkü masal kahramanı da değildiler. Zamana karşı yaraşırcasına yeni özellikler sergilediler. On yılların insan yüreği üzerinde oluşturduğu o kalın tozu silkelemek uğruna, canlarını söz konusu etmek pahasına dişe diş bir kavgaya girmede ikircikli davranmadılar.

Devrimciliği ''bir yaşam biçimi'' şekline dönüştürerek, ''ilk'' olmanın ağırlığını taşıyacak sevecen birer neferdiler. Öncellerinin olmayışı şansızlıklarıydı. Devrimi ülkenin gündemine yerleştirmeyi görev edinmişlerdi, başardılar. Devrimin öncüleri gibiydiler, bu sıfata da doğrusu yakıştılar. Devrimciyi, devrimci olmayandan ayıran turnusol kâğıdı nedir öyleyse? Sınıf mücadelesi karşısında aldığı yerdir.

Mütevazı, ağırbaşlı ve sevecendiler. Alabildiğine kavgaya sevdalıydılar. Bugünün görece farklı çağından o zamana bakarken, onların yaptıklarının derinliğini kavramak zorlaşıyor, ama insanlığın doğrularını onların yaşamı belirler. Ekim'in şanlı devrimcileri ve zindanlarda bir ömür boyu direnenler belirler. Zaten bilinmesi gereken de budur aslında. Çünkü kurtuluş bir gün gerçekleşirse, kurtuluşu başaranlar baş eğmeyi bilmeyenler olacaktır. Devrimcinin ölümüne ilişkin en keskin belirleme belki de şu fıkrada gizlidir: Yaşamını ipin ucunda geçiren birine sorarlar. ''Ölüm nedir” yanıt, “Enerji hiç bir zaman yok olmaz, sadece biçim değiştirir.”

6 Mayıs’ı unutmadık, unutmayacağız!

Hiç yorum yok: