11 Eylül 2017 Pazartesi

Mustafa Suphi TKP’si 97. yaşında: Emekçiler örgütsüz, işçi sınıfı hala öncüsüz

Türkiye Komünist Partisi (TKP), Mustafa Suphi önderliğinde 10 Eylül 1920’de toplanan I. Kongre’de kuruldu. Kongre, Kemalist gericiliğin izin vermemesi üzerine Bakü’de toplandı. Kongreye 15 komünist örgüt ile İstanbul, Anadolu ve Bakü kümeleri temsilcilerinden oluşan 74 delege katıldı. Bu delegelerden 51’i İstanbul ve Anadolu’dan gelmişti. Mustafa Suphi oybirliğiyle parti başkanlığına seçildi.

Tüm dünyayı sarsan Ekim Devrimi’nin top sesleri kısa zamanda ülkemizde de etkisini gösterdi ve Marksizm’in yayılmasına büyük bir atılım kazandırdı. Türkiyeli komünistler proletaryanın bağımsız siyasetini sürdürecek komünist partisinin kuruluşu için harekete geçtiler. Kararlı, yoğun çalışmalar sonucu 10 Eylül 1920’de TKP, komünist grupların birleşmesiyle Bakü de kuruldu. Böylece proletarya kendi bağımsız öz öncü örgütüne kavuşmuş oldu.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Hatıralarının ve kavgasının kalanında komünist önder Münir Dışkaya’yı yoldaşları her alanda yaşatacaklar

Münir Dışkaya yoldaşı çok genç yaşında Adana da girmiş olduğu su kanalında 30 Temmuz 1979 yılında erkence kaybettik. Merkez Komitesi toplantısı için Adana'ya gelen Münir yoldaş randevu saatine kadar zamana geçirmek gittiği kanalda yüzme bilmediği için dalgaya kapılarak yaşama gözlerini yumdu.

Münir yoldaş TKP-ML Hareketi'nin Nisan 1979 yılında gerçekleştirmiş olduğu, I. Konferans’ında Merkez Komitesi (MK)’ne seçilmişti. MK için en genç yoldaşlardan olan Münir yoldaş, MK içi görev bölüşümünde örgütçü özellikleri nedeniyle Örgüt Büro'ya seçilmiş ve Marmara Bölge Komitesi sorumluluğunu üstelenmişti. Münir yoldaşı anlatmak ve Onun engel tanımaz devrimci militan özelliklerini yeniden hatırlamak, içinde geçmekte olduğumuz zorlu süreçte nasıl devrimci öncü ve militanlar olmamız gerektiğini anlamak bakımından büyük önem taşıyor.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

18 Mayıs anısına | Komünist önder İbrahim Kaypakkaya ve önderlik sorunu

Kuşku yok ki 18 Mayıs denince akla; komünist önderlik, eskiye vurup yeniyi kurma, tapuları parçalama ve dipten doruğa baskı ve zulüm kusan faşist gerici burjuva devletine karşı  cepheden savaşa tutuşarak, feda ruhu içinde öne atılmak, yapılmaz deneni yapmak ve teori ile pratiğin uyumuna özen göstermek ve devrim-sosyalizm için kendini feda etmek gelir. 50. yıllık revizyonist-reformist kuşatmayı yararak TKP-ML hareketi nezdinden 24 Nisan 1973 tarihinde komünist hareketi ayakları üzerine diken İbrahim Kaypakkaya yoldaş, bir yıllık bir devrimci faaliyetin ardından 24 Ocak 1973 yılında Vartinik-Mirik mezrasında jandarmanın operasyonunda yaralandı. Beş gün ağır kış koşullarında dağlarda barınmaya çalıştı. Donma tehlikesi nedeniyle bilmediği bir köye indi. Köyde bir öğretmenin ihbarı sonucu Fehmi Altınbilek’in önderliğindeki devlet güçlerince gözaltına alındı. Uzun bir süre karlı ve buzlu yollarda yırtık ayakkabıyla yürütülerek Elazığ’a getirilip zaman geçirmeden Diyarbakır’a götürülerek işkenceye çekildi.

Diyarbakır zindanlarında tam 3.5 ay en ağır işkencelere maruz kaldı. Tırnakları çekildi, donmuş ayak parmakları kesildi, her türlü işkence yöntemlerine başvuruldu ama ser verip sır vermeyen komünist önder İbrahim Kaypakkaya yoldaşın  direniş duvarına  vurup geriye düşmekten öte bir anlam ifade etmedi.

4 Mayıs 2017 Perşembe

Dersim katliamı Türkleştirme ve Sünnileştirmenin adıdır

Tarihe 4 Mayıs 1937 yılında başlayıp 1940 yılına kadar devam eden ve binlerce Alevi Kürdün kırımdan geçirildiği Dersim katliamının 80. yıl dönümü. Aslında Dersim katliamı coğrafyanın tümüyle Türkleştirme, Sünnileştirme yani Türk ve Sünni olmayan halkların yok edilmesi politikasının açık bir ifadesidir. Başta şunun altı çizilmelidir ki, katliamın başında dönemin devlet yöneticileri M. Kemal, Celal Bayar, İsmet İnönü ve genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak bulunmaktadır. Haliyle önceki Kürt katliamları gibi Dersim katliamı da T.C. devletinin Kürdistan’ı İslah etme (iyi bir hale koyma, iyileştirme, düzeltme) reform planının bir uzantısıdır.

1925 de Şey Sait’in önderliğindeki Kürt isyanına katılmamalarına ve üstelik bazı aşiretlerin devlete destek olmalarına rağmen, Kemalist iktidarın “Cumhuriyet Hükümeti için bir çıban” olarak gördüğü Dersim’de tedip, uslandırma, tenkil, uzağa gönderme, uzaklaştırma. Herkese örnek olacak ceza verme ve tehcir, sürgün, göçertme 1926 yılında başladı. 4 Ekim 1926 tarihinde Albay Mustafa Muğlalı komutasında Koçuşağı aşiretine karşı yapılan askeri harekat Ovacık, Çemişgezek, Erkek, Beylan, Amutka ve Yılan Dağı bölgesinde yaklaşık bir ay kadar sürdü ve geriye yüzlerce ölü, sürgün ve yıkımlar kaldı.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

1 Mayıs’ta faşist kuşatma ve yasakları yarmak için her yerde alanlara Taksim’e çıkalım

İşçiler, emekçiler, devrimciler, sosyalistler;

Türkiye’de sermaye ve faşist iktidarlar, işçi sınıfı ve sendikal örgütlerinin bedeli kanla ödedikleri, bu nedenle de büyük simgesel önem taşıyan Taksim 1 Mayıs alanını emekçilere hep kapalı tuttu. Bugünde faşist diktatörlük 1 Mayıs düşmanlığını ve korkusunu, 1 Mayıs’ın 1 Mayıs alanı Taksimde kutlamasına yasak koyarak sürdürüyor. Bilindiği üzere 1 Mayıs Türkiye de uzun yıllar ya bahar bayramı adıyla yozlaştırıldı yada yasaklandı. 1 Mayıs yıllar süren işçi ve emekçilerin,devrimci ve sosyalistlerin can-kan pahasına yürüttükleri ve uğrana onlarca şehitler verdikleri, zorlu mücadeleler sonucu resmi bayram olarak kabul edildi ve 1 Mayıs alanı Taksim’e konulan yasak parçalandı.. 

Neki İşçi ve emekçi halk düşmanı AKP faşist dinci iktidarı Taksimi işçi ve emekçilere yeniden yasaklayarak, günler öncesinden başlatılan operasyon ve tutuklama terörüyle 1 Mayıs korkusunu sürdürdü ve sürdürüyor.

Her fırsatta sermaye devletinin güvenliğini bahane eden AKP faşizmi, 1 Mayıs düşmanlığına devam ediyor. İşçi ve emekçiler bakımından sembolük önemi olan Taksim’i 1 Mayıs kutlamalarına kapatan AKP faşizmi, yaşanmış tarihi unutturmaya ve emekçilerin direniş günlerini yozlaştırmaya çalışıyor. Nasıl ki 1 Mayıs zorlu mücadelelerle resmi tatil günü olarak koparılıp alındıysa, aynı şekilde 1 Mayıs alanı Taksime konulan yasak zinciri de direnişle kırılacak ve 1 Mayıs kutlamaları özgür olacaktır. 

Biliyoruz ki faşizmi ve sermeyenin egemenliği koşullarında cesaretli, inatçı ve zorlu bir savaşım verilmeden, hakların alınması mümkün değildir. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB'un 1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanı Taksim’den kutlamakta vazgeçmeleri ve yönlerini Bakırköyde kutlamaya çevirmeleri, onların bir yandan daha dün her durumda emekçiler bakımından sınıfsal ve sembolük değeri olan 1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanı Taksim’de kutlamaktan ısrar edenlerin, bugün düne göre değişen birşey olmadığı halde Taksim ısrarında vazgeçmeleri, devletin dayatması ve yasağı karşısında geri adım atmaları, Erdoğan önderliğindeki kaçak Saray iktidarının karşısında Gezi’den hayıra taşınan emekçilerin eşitlik ve özgürlük direnişinin daha güçlü olarak 1 Mayıs kutlamalarına taşınmaması ve yasak savma babında 1 Mayıs’ın yasal alanlarına hapsedilmesi anlamına gelmektedir.

Dahası sendikaların ve mesleki kitle örgütlerinin İstanbul 1 Mayıs’ını faşizmin çizdiği sınırlar içine hapsetmeye çalışan legalist - reformist tutumları, haklar direnerek alınır ve korunur gerçekliğinden uzaklaşmak anlamına geldiğinin bilincinde olmalıyız. Buradan olarak 1 Mayıs Katliamı’nın 40. yılında Saray rejiminin gerici önderliğinde faşist dinci AKP diktatörlüğünün provokasyonlarına, tehditlerine ve yasaklarına hayır diyerek, işçiler, emekçiler ve devrimciler salt elbette insanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur. Demek ki anılarımız geleneklerimiz, vicdanımız, belleğimizdir. Unutmaksa vicdansızlık. 1 Mayıs’ı unutmayacağız! Çünkü 1 Mayıs, bizim geçmişimiz değil geleceğimizdir.

Doğru; derin bir iç çekiştir 1 Mayıs… Kederimizdir, yarım kalan coşkumuzdur. Ama o gün, iş, ekmek, özgürlük ve barış türküleriyle Taksim’e yürüyen insanlar, bu alanın adını ‘1 Mayıs Meydanı’ koydular.

Burjuvazinin her “yasak”ı, yerle yeksan edilmek içindir…

Sakın ola unutulmasın / unutturulmasın: Üzerine konan yasak işçi sınıfı mücadeleleri açısından gayri meşru olan Taksim Meydanı, onlarca emekçinin “Uğruna can verilecek kadar sevdiği şeydir!”

Hayır; asla ve kat’a vazgeçmeyeceğiz Taksim’den; daha kaç 1 Mayıs “savaşa” gider gibi gideceğimizi bilmesek de oraya.

Buradan olarak, KP-İÖ, tüm işçi ve emekçileri, devrimci ve sosyalistleri  1 Mayıs’ı 1 Mayıs alanı Taksim de kutlamak için, 1 Mayıs günü Taksim’de olmaya çağırıyor. Tüm işçi, emekçi ve devrimci güçleri İstanbul da 1 Mayıs günü Taksim’i özgürleştirmek için Taksim de bulaşmalı ve faşist diktatörlüğün yasakları parçalanmalıdır.

Yaşasın 1 Mayıs! Biji yek gulan !
Yasaklar kaldırılsın! Taksime özgürlük !
Faşizme ölüm halka özgürlük!
Yaşasın Komünist Parti-İnşa Örgütü!

Mayıs - 2017
KOMÜNİST PARTİ-İNŞA ÖRGÜTÜ (KP-İÖ)

28 Nisan 2017 Cuma

1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasında neden ısrarlı olunmalı?

Bir avuç egemenlerin değil, milyonlarca emekçilerin; güçlülerin değil, zayıfların; zenginlerin değil, yoksulların; iktidarın değil, hep muhalif olanların; patronların değil, işçinin; sistemin değil, sistemin dışladığı “öteki”lerin bayram günüdür 1 Mayıs birlik,mücadele ve dayanışma günü 1 Mayıs!

Peki neden 1 Mayıs Taksim’de kutlanmalıdır?

1 Mayıs 1977’den beri canıyla ruhuyla Taksim Meydanı’na zaten yerleşmiştir. Ne devlet, ne vali söküp atabilir onu oradan, ne de TOMA’lar, panzerler!

1 Mayıs’ta işçilerin ve emekçilerin Taksim’e çıkma talebinin haklı olduğuna kuşku yoktur ve olmamalıdır da! Ülkeyi, dünyayı ayakta tutan, emeğin kenti İstanbul'da yüreğinde boy verdiği gündür çünkü o. Her işçi kentinin, tam yüreğinde, kendini tüm görkemiyle açığa çıkartır emek 1 Mayıs’ta…

Evet, 1 Mayıs, işçinin ve emekçinin bayramıdır. Ama sadece bu kadar değil. Ne der 1 Mayıs Marşı’nda; “Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı”dır aynı zaman da.

Yani emeğe önem veren, mevcut dünya emperyalist kapitalist düzeninde emeğin konduğu yeri görebilen, şu dünyanın işleyişine bakıp “Bir yerlere bir terslik var,” diyebilen herkesin bayramıdır.

1 Mayıs, devletin istediği gibi, boynunu büküp ekmeğinin peşinden koşanların değil, başkaldıranların bayramıdır.

Bu yüzden “provokasyonlardan uzak...” diye başlar devletin 1 Mayıs mesajları. 1 Mayıs’ı ruhundan uzaklaştırıp, kuru kuruya “emekçilerimiz bizim canımızdır,” seviyesine çekmek ister devlet.

1 Mayıs, devleti rahatsız eden bir ruhtur.

Nihayetinde şunun, bunu değil, -mavi veya beyaz yakalı fark etmez- emeğin, işçi sınıfının yani ürettiği balı yiyemeyen arının bayramıdır.

Haramilerin saltanatına korku yaşatıp, tarihsel direnişi aydınlatarak Enternasyonal’in söylenmesi gereken gündür.

İşçi ölümlerinin tavan yaptığı, patronun ve sermaye sahiplerinin yüceltildiği, bankaların, patronların ve ticarethanelerin daha çok rant için insanları ve emeklerini sömürdükleri yerkürede alayına isyandır!

Sürdürülemez kapitalizm dünyasında, “yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde / gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider,” diye haykıran 1 Mayıs muktediri korkutan başkaldırıdır.

Bir kez daha belirtelim; “kısa çöp uzun çöpten hakkını alır elbette” diyerek zalimin zulmüne direnişin gününde, olağanüstü hale; sokağa çıkma yasağına karşı yine ve yeniden Taksim’e gideceğiz 2016’da da…

Zorbalıklarından asla korkmuyoruz. Biz kimsenin emeğiyle, hakkıyla, canıyla oynamadık. Biz kimseden bunların yapılmamasından daha fazla bir talepte de bulunmadık. Bugün korkmayanların günü, biz korkmuyoruz. Biz; zaten bizim olan bu günü, zaten bizim olan sokaklarda, meydanlarda, zamanında bizlere onurlu bir gelecek bırakmaktan başka derdi olmayanların kanlarını döktükleri yerde, bir neslin sesini çıkarırsa neler olabileceğini gördüğü, bir neslin dayanışma içerisinde olursa neler olabileceğini gösterdiği yerde, bir ulusun direnişinin simgesi olan yerde, Taksim’de “kutlamaya” gidiyoruz. Korkmuyoruz. Kutlamalar yapılmaz, sloganlar atılmaz, halaylar çekilmez de canlar yakılırsa eğer, kanlar dökülürse; korkanlardan bilin...

İşbirlikçi tekelci sermaye ve hükümetleri 1 Mayıs’tan korkarlar. Baskı, şiddet ve yasaklarla bastırmak isterler. Korkularından ötürü 1 Mayıs’ta Taksimi işçi ve emekçilere kapatırlar. Onlar gerçekten emekçilerin isyanından korkuyorlar.

Unutmayın: O korkak zalimler, o çirkin TOMA’ları ve gazlarıyla gideceklerdir; zalimin zulmü yanına kalmayacaktır...

Yine, yeniden ve umutla, 2017’de de “Yaşasın Taksim’de 1 Mayıs / Bijî Yek Gûlan!” şiarları, haykırılan sloganlar.

Nâzım Hikmet’cesinden, “Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selam! / paranın padişahlığını / karanlığını yobazın / ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selam!”

Özetin özeti: 1 Mayıs, üreten ve yaratanların, emeğin bayramı, bir yanıyla sömürü sistemini ve egemenlerini yeniden sorgulamanın zamanıdır. İnsanlık tarihinin, üretenlerin yüz yıllar boyu sürdürdükleri mücadelenin kazanımıdır.

Çünkü tarihte büyük günler, büyük mücadeleler sonucu doğmuştur. Bu, 1 Mayıs için de böyledir. İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak 1 Mayıs onun burjuvaziye karşı yürüttüğü kararlı savaşım sonucunda doğmuş ve dünya işçi sınıfının mücadele tarihinde kayda geçmiştir.

“Bir günlük isyan-daha azı değil” diyordu 1885’te yayınlanan AFL-Emek Federasyonu’nun bildirisi; “...Emeğin dünyasını egemenlik altında tutan kurumların sefil sözcülerinin denetimi dışında bir gün. Emeğin kendi yasalarını yaptığı ve bunları uygulamaya koyma gücünü elde ettiği bir gün. Emekçi ordusunun birliğinin yarattığı muhteşem gücün, dünyanın tüm halklarının kaderlerini ellerinde tutanlara karşı çevrildiği bir gün!”

Büyük bedeller ödenerek bugüne gelindi. Bu zamanı ve onların mücadelelerini anmak yükselmek adına 1 Mayıs birlik, dayanışma ve emeğin mücadele günü haline gelmiştir. Tüm dünyada 1886 yılından beri onların takipçileri olan emekçiler mücadelenin, emeğin bayramı olarak kutlamaya devam ettirmekteler.

Türkiye’de 1 Mayıs’lar hep olaylı oldu. Yaşananlar zihnimizin derinliklerinden çıkıp, gözümüzün önüne yansıyor. 1977 yılında, Taksim’de yapılan 1 Mayıs kutlamaları kanlı sonuçlanmıştı. O tarihten itibaren Taksim Meydanı 1 Mayıs’lara kapatıldı.

Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu en önemli şey demokratikleşmedir. Bu Türkiye emekçileri için de acil bir durum ve görevdir. Bugünün içerdiği anlam; yalnızca “bayram” olmakla sınırlı değil. Bunun yanında, bilginin, üretimin, barışın, paylaşımın, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün anlamı ve değeri de bir arada, bir bütün olarak vardır.

Evet, gün birbirimizle sürtüşmenin, çekişmenin ve üstünlük taslamanın günü değildir. Gün farklılıklarımızı birbirimizin önüne set olarak çekme günü de değildir. Gün farklılıklarımızı kendi renkliliklerimiz olarak algılayıp evrensel emeğin bayramı, birleşme ve tek güç, tek yürek olarak bütünleşme günüdür.

1 Mayıs, birlik, mücadele, dayanışma ruhu olarak tüm kesimleri kapsayan bir gün... Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu en önemli şey demokratikleşmedir. Bu Türkiye emekçileri için de acil bir durum ve görevdir. Bugünün içerdiği anlam; yalnızca ‘bayram’ olmakla sınırlı değil... Bunun yanında, bilginin, üretimin, barışın, paylaşımın, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün anlamı ve değeri de bir arada, bir bütün olarak vardır.

1 Mayıs, OHAL ve KHK yasaklar düzeninin derinleşerek devam ettiği ve tek kişilik şeflik yönetimiyle faşist diktatörlüğün pekiştirilmeye çalışıldığı böyle bir iklimde kutlanması, her türlü faşist saldırı, baskı, sınırsız sömür ve dinci - şoven milliyetçi kamplaşma ve etnik düşmanlıklara karşı tüm Türkiye halklarının mücadelesinin ifadesini de içeriyor. Eşitlik, özgürlük ve mücadele ve örgütlenme ister. 1 Mayıs ancak bu bilinçle gerçek anlamına ve sınıfsal özüne kavuşturulabilir, sömürü ve zulüm çarkının bezirganlarının korkulu rüyası haline gelebilir ve halkların gerçek birliği bu sayede sağlanabilir.

Tüm haklılığına, meşruluğuna, ulusal ve uluslararası mahkeme kararlarına rağmen 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması bir kez daha yasaklanmak isteniyor.

Tüm engellemelere rağmen Taksim 1 Mayıs Meydanı’dır ve yasaklanamaz. Tüm işçi,emekçi ve devrimcileri geleneğimize sahip çıkmak ve faşist kuşatmayı yarmak için 1 Mayısı 1 Mayıs alanı Takism’de kutlamaya çağırıyoruz!

Taksim’e yasak konamaz! Taksim emekçilerindir!
Yaşasın 1 Mayıs! Biji yek gulan!

30 Mart 2017 Perşembe

30 Mart 1972: Kızıldere Katliamı

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın 12 Mart darbesinden sonra idam edilmelerini engellemek için, Mahir Çayan ve arkadaşları NATO üssünden kaçırdıkları İngiliz ve Kanadalı teknisyenlerle birlikte Tokat'ın Kızıldere köyüne geldiler. Mevzilendikleri muhtarın evinde devlet güçleri tarafından öldürüldüler; katliamdan sadece Ertuğrul Kürkçü kurtulabildi.

Tüm dünyayı kasıp kavuran '68 olaylarının da etkisiyle, Türkiye'de toplumsal muhalefetin giderek güçlendiği yıllardı. Türkiye İşçi Partisi meclise milletvekilleri soktu, birbiri ardına devrimci örgütler ve partiler kuruldu. Sendika, toplu sözleşme ve grev yasaları hakkında verilen ve esas olarak Türk-İş'ten DİSK'e işçi akışını engellemeyi hedefleyen kanun teklifi sonucu yaşanan 15-16 Haziran işçi eylemlikleri sonucunda, İstanbul ve Kocaeli'nde sıkıyönetim ilan edildi. Bütün bunlar egemen sınıfın giderek daha büyük bir paniğe kapılmasına neden oldu.

9 Mart'ta başını Devrim Dergisi yazarlarının çektiği Milli Demokratik devrim cuntasının başarısız darbe girişiminden sonra, 12 Mart 1971 günü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, diğer kuvvet komutanlarının da katılımıyla meclise bir muhtıra verdi. Adının muhtıra olmasına rağmen, ülkedeki tüm erkleri orduda toplaması nedeniyle, nedeniyle, bu eylem bir darbe karakterine büründü. Ordunun talebiyle Nihat Erim başkanlığında bir teknokrat hükümet kuruldu ve "Balyoz Harekatı" adı altında Türkiye'deki bütün sol ve muhalif unsurlar üzerinde muazzam bir terör estirilmeye başlandı. Bu harekât ile darbecilerin solun her çeşidine olan düşmanlıkları açıkça ortaya çıktı. Başta Ankara, İstanbul ve İzmir olmak üzere pek çok kentte sıkıyönetim ilan edildi.

Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan yakalanarak idama mahkûm edildi. Bunun üzerine Türkiye Halk Kurtuluş Partisi–Cephesi (THKP-C) liderlerinden Mahir Çayan, THKO ile ortak davranma kararı aldı. Mart 1972'de Ünye'ye geçerek, burada bulunan NATO üssünde çalışan iki İngiliz ve bir Kanadalı radyo teknisyenini kaçırdılar. Rehinelerin serbest bırakılması karşılığında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep ettiler.

Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Ertan Saruhan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy ve Ertuğrul Kürkçü rehinelerle birlikte Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne geldiler. Burada muhtarın evine mevzilendiler. Ancak bir ihbar sonucu devlet güçleri köye geldiler. Ağır silahlarla ve bazı köylülerin iddiasına göre NATO askerleriyle birlikte muhtarın evini kuşattılar. Helikopterler de havadan kuşatmayı destekledi.

Mahir Çayan ve arkadaşları rehineleri göstererek hayatta olduklarını kanıtladılar. Ancak kurulu düzene kafa tutmaya cüret etmiş olan bu insanların varlığına tahammül edemeyen devlet güçleri, rehinelere aldırış etmeden ateşe başladı. Evin damında bulunan ve "Sıradan askerleri gönderin, rütbeliler gelsin!" diye bağıran Mahir Çayan, ilk yaylım ateşinde başından vurularak öldürüldü. Devlet güçleri evin içine girerek, rehineler de dâhil olmak üzere herkesi öldürdüler. Otopsi raporları, rehinelerin askerlerce öldürüldüğünü ortaya koymaktadır. Katliamdan sadece alt kattaki samanlığa sığına bilen Ertuğrul Kürkçü kurtulabildi.

Kızıldere katliamı ve ardından gelen idamlar, Türkiye'deki devrimci mücadeleyi derinden etkiledi. Onların kahramanca eylemleri, gençlerin gözünde birer efsaneye dönüşmelerine yol açtı. Çayan ve arkadaşları, devletin yıkılması için parlamentarizmin dışında militan bir devrimci mücadelenin gerekliliğini ortaya koydular.